|
|
11月20日
SEVMEK NEYMİŞ BİRGÜN ANLARSIN
|

Hüzünlü Aşk
Bu şehirde aşkı, sevdayı tattım
Artık gidiyorum, seni bıraktım
Dön de geriye bak, gözlerin yaşlı
Seninle yaşadık, hüzünlü aşkı.

Yemyeşil gözlerin, mazim yaşasın
Yüreğimi yakan, bakışın kalsın
Özlemlerle her gün, beni ararsın
Bil ki o an bende, özledim seni.

Yine bahar geldi, uf’ka dalmışsın
Aşkın yıldönümü, yalnız kalmışsın
Gelen mektupları, benden sanmışsın
Kapında bir anda, buluver beni.

Kalbimde kor alev, oldun yıllarca
Zannetme bıraktım, dilimden seni
Her an gözümde yaş, çağlarcasına
Aşkına muhtacım, bulasın beni.

Yıllar sonra senin, saçın ağarmış
Bende aşkımızın, izleri kalmış
Acılarla hasret, özlem yaşanmış
Beni bekliyorken, bulayım seni.



|
|
|

Her aşk bulunduğu kalbin şeklini alır.' Ve her kalp yaşadığı aşk kadar şekillenir. İnsanları ikiye ayırmak adettendir. Çünkü anlamanın yolu ayırmaktan geçer. Bütün eşya birlikten yana koyarsa hükmünü kimin kim olduğu muamma olur diye; çeşitten yanadır dünyanın günü. Bunca çeşit arasında ayırmalıdır o vakit birbirine uyanlar ile uymayanları. Akıllılar ve aklı kıt olanlara diye önce. Güzeller ve çirkinler diye sonra. Padişahlar ve cariyeler diye. Daire tamamlanır gibi olduğunda her işin hem başı hem sonu olarak; aşka gücü yetenler ve aşka gücü yetmeyenler diye latif bir çizgi çizilmelidir kul ile kul arasına ve dahi kul ile eşya arasına.
 Söz işte burada çatallanır. Kainatın dili aşktan yana söyleyip durduysa ve alemlerin Rabbi bunca güzelliği sadece Muhammed'in aşkına "ol" kıldıysa her kul bilemese de gönlünün çapını kendini aşka gücü yetenlerden sayar. Herkesin aşkı kendinedir taşıyabildiği kadar. Kolayından taşınabilseydi her aşk her sevda sözün hükmü uçurur muydu gücünü yedi iklimden öte.
 Her aşk önce gözde başlasa da bilinçtir aşkı güzelleştirip değiştiren. Evet sahibinde saklı her aşk değiştirir her şeyi. Önce sahibini değiştirir. Sonra sahibinin gözünden bütün dünyayı. Kim ki aşık bir yüze düşürür kendini kendinden önce keşfeder kendini. Çünkü aşığın aynası billurdandır. Hataların günahların yok olduğu bilurdan. Güzelliğin katmerleşip merhametin engin deniz hükmünde dalgalandığı.
 Her aşk önce gözde başlasa da bilinçtir aşkı güzelleştirip değiştiren. Evet sahibinde saklı her aşk değiştirir her şeyi. Önce bir güzelin resmi düşer bilincin sudan berrak yüzüne. O resim değiştirir idrakin her türlü kıvrımını. O resimden önce ve o resimden sonra diye ikiye ayrılır hayat hiç birleşmemecesine.
 Ben bilinç dedikçe siz yaban düşürseniz söze. Olsun. Bu hikayenin güftesi bilince düşmüş olsun yürekten evvel. Hapseden ve dahi hıfz eden bilinçtir. Onun içindir ki aşkın tamama ermesi bilincin yitmesiyledir.
 Öylesine yaşanmış aşklar vardır ki yakıp yıktığı gönüllerin harabesinden her çağda yeni çıralar tutuşturur. Hayatın bir geleneği vardır. Bunca değişmedeyse de her şey biz biz olduğumuzu nereden anlayacağız diye telaşa düşmüşken duyguların hiç değişmeyen yüzü geçip çağdan çağa bulur bizi. Duygularda devam eder hayatın geleneği.
 Yaşayan insan kadar yaşanılmış aşk yoksa da; aşka düşen her sevdalı kendi yangının ilk bilir. Yaşarken yaşayanlar ilk bilir de onca aşkın satır aralarından tanığı olan okuyucu onca aşkı nasıl yerleştirir hafıza bohçasına? Şurada ben aşıkken okuduklarım. İçindeyim her satırın. Ve kahramanıyım her duygunun. Yaşanılanların aktarıcısı değil harfler. Benden bana giden yol. Ben olmasam o satırlardaki aşk ta yok. Leyla ile Mecnun yok. Arzu ile Kamber yok. Kerem ile Aslı yok. Hüsrev ile Şirin hiç yok. Hiç yok diye bunca keskin ise vurgu hiçlikten varlık bulacak yüzlerce yıl öncesinin aşkı. Sen varsın ve ey okuyucu oradasın. Öyleyse yeniden şekillenir bütün geçmiş zaman aşkları.

|
|
|

Martıların gözlerinden dinledim İstanbul'un boğazı yanmış dün gece Yıldızlar şahitlik etmiş, güya suçlu benmişim Oysa can, yemin olsun yanağımdan süzülen denize Ben bu şehre yüreğimi içirmedim
Göklerden hicran yağdı, İstanbul'lu bir geceydi Yere düşen her damlanın yüreğinde sen vardın İsmin dudaklarımda idamlık bilmeceydi Yalansa kahrolayım, sen İstanbul kokardın
Sevda dediğin gülüm bir busedir dudağımda Bıçak gibi, yasak gibi, kan gibi... Utanır, intihar ederdi ölüm, Hayata rest çekip ağladığımda, Korkak gibi, tutsak gibi, yaşanmamış an gibi... Ben lal olmuş bülbülüm, sen deli gülsün bağımda Toprak gibi, yaprak gibi, candan özge can gibi Kuş uçmaz kervan geçmez dağımda, Kah aşkı yağan kar tanesi Kah Leyla tüten rüzgardın Zambak gibi leylak gibi, Sigaramda duman gibi Sevdiceğim, sen İstanbul kokardın
Dayadım ondörtlüyü İstanbul'un şakağına İstediğim gül içmekti gözlerinden bir yudum Seni sordum gündüzlerce bu şehrin her sokağına Söylemedi, inat ettim gece seni uyudum
Ben bir sana, bir bu şehre gül dedim Ayla toprak şahittir, şahittir denizle gece Sensizken, İstanbul'da bir kez olsun gülmedim Yıllar kapımı çaldı, ellerinde vur emri Yokluğun var sen yoktun, ölüm geldi ölmedim Ağladım yüreğimde sen, sende divane İstanbul Aşkından hatıra dedim göz yaşımı silmedim Ben bir sana, bir bu şehre gül dedim Belki de can ben bu şehri güller için çok sevdim
Gözlerimden dökülen yaş denizi ıslatıyor Sevda kilim, hasret nakış, gönül derdi dokuyor Çatlayası deli yürek 'sen sen' diye atıyor Oy gece gözlüm oy, İstanbul seni kokuyor
|
. |
|
|
|
| BİR İNSANIN SEVGİYİ EN FAZLA BU KADAR ANLATIR | | 11月19日

Haydi şimdi Bana sensiz ne yapacağım onu söyle! Düşüncelerimi kime feda edeceğim. Sensiz cümleleri bir kulağımdan alıp diğer kulağımdan nasıl göndereceğim? İçinde sen olmayan cümleler mi kalacak beynimde. Seni düşüneceğim yerleremi yerleştireceğim o cümleleri! Ben sensiz kimi bekleyeceğim? Kapılara arkamı mı döneceğim? Telefonlara sensin diye zıplamıyacakmıyım ? Aklımda sen varken kimsecikler anlamasın diye sustuğum ya da senli düşünceler varken aklımda sensiz konulardan bahsetme çabalarıma ne olacak? Senin sesinin olmadığı bir dünyada ben sağır olmazmıyım! Kimi dinleyeyim ve niye dinleyeyim? Ben bu gözlerle kime bakabilirim ki,heryerde seni aramazmı gözlerim? Kalbim sensiz kalamaz çünkü seni oraya ben hapsettim! Ama sen dünyamı sensiz bırakırsan ben;gözlerimkör, kulaklarım sağır,dudaklarım kuru ama kalbim içime akıttığım gözyaşlarımla sırılsıklam nasıl yaşayacağım? Öylesine yaşamaktan başka ne gelirki elimden. Ben seni kaybedemem,kaybedersem bulamam. Kim tutar elimden,kim yol görterir bilemem ama ben sensiz kaybolurum... Temeli sağlam ve kusursuz binalar bile bir depremle viraneye dönüyor. Sen ki;bir afet,sen ki acımadan beni yakan,ve sen ki kuruduğu zaman lavların ardında bir virane bırakan. Çok geç olmaz mı bizim için? Biz diye bir ihtimal olacak mı o zaman? Sen ki fırtınadan önceki sessizlik gibi üzerime çökmüş ama içimde kopardığın fırtınadan habersiz hala sessizce oradasın! Gözlerime bak;bir virane yaratmak üzeresin.Beni sensiz bırakırsan arkana dönme sakın,dönersen beni sorma,sorarsan dinleme sakın. Beni:"bir virane,bir divane bir de yaşıyor işte öylesine" olarak görme,duyma,bilme...istemem beni böyle görmeni... Bana sensiz ne yapacağımı söyle! Kime ne anlatabilirim,kimden ne dinleyebilirim. Ben sensiz kalmışım ! sen gitmişssin geleceğin günü dualarla beklerken... Banane kimden,dediklerinden,diyeceklerinden. Ben senden ayrı kalmışım.. Kim ne anlar ki halimden? Ben seni özlerken hele hele bu kadar da uzakken kim bana ne yapabilir bir söyle... Bana sensiz ne yapacağım söyle! Anlat. En azından sensizlik nasıl olur onu anlat. Sensiz düşüncelerimi tekrar nasıl hatırlarım onu söyle. Sensizken ne yapıyordum ben söyle bana.senden öncede varmıydım ben? Sensiz cümleler kurmadan da konuşabiliyormuydum? Bana yol göstermeden gitme.kaybolmama izin verme. Ben tek bildiğim yoldayım,sana giden yoldayım. Kim yıldırabilirdi ki beni;keskin virajlarmı,dik yokuşlarmı.ne önemi vardı ki bunların,sonunda sevdiğim vardı. sonunda sen vardın. Şimdi söyle bana:sen gidersen ben sensiz ne yapacağım?Sensiz,sessiz,kimsesiz,sağır,dilsiz ve herşeyden önemlisi sevgisiz nasıl yaşayacağım.SÖYLE.
 Ben, arkandan sadece baktım.Oysa; söyleyecek o kadar çok şeyim vardı ki..."Gidersen iyiye dair ne varsa içimde yitireceğim hepsini.Gidersen sönecek içimdeki ateş ve bir dahahiç kimse yakamayacak. Gidersen karanlığa mahkumedeceksin günlerimi O karanlıkta yolumu kaybedeceğim"diyecektim sana. Konuşamadım... Gittin... Gidişini görmemek için gözlerimi kapattımÖylesine acıdıki içim, tutup koparsalardı kolumubacağımı bu kadar acı duymazdım. Acım yaş olup akmalıydıgözlerimden. Ağlayamadım... Gittin... Seni delicesine bir tutkuyla seviyordum oysaTutkum seninle olmaktı, tutkum teninde erimek,tutkum hayatı seninle sadece paylaşmaktı. Anlatamadım... Gittin... Gidişini önlemek için tutmak vardı ellerindenEllerim değil miydi her dokunuşumda seni ürperten?Ürperdin yine biliyorum. Bir kez dokunsam,bir kez tutsam ellerini Gitmek için biriktirdiğinbütün cesaretin kaybolurdu. Tutamadım. Gittin... Bir yıkım gibiydi gidişin Sen adım adım uzaklaşırkenbenden Çöküp kaldı bedenim olduğu yere Nice terkedişlere dayanan yürek bu kez yenilmiştiBu kadar zayıf değildim ben kalkmalıydım. Kalkamadım...Gittin... Oysa geldiğin gün gideceğini biliyordum Hazırdım gidişine,Kaçak zamanları yaşıyorduk Zaman bitecek ve sen gidecektinBense, gidişinin ertesi günü Hayatıma kaldığımyerden yeniden başlayacaktım. Başlayamadım... Gittin... Bir şey söyledin mi giderken? "Kal" dememi istedin mi?Son bir kez "seni seviyorum" dedin mi? "Bekle beni döneceğim"diye umut verdin mi? Beynim öylesine uğulduyorduki. Duyamadım... Gittin... Nereye gittiğin önemli değildi Binlerce kilometre uzakta da olsan,iki metre ötemde de farketmiyordu. Artık yoktunve asıl bu düşünce beni felç ediyordu. Kurtulmalıydım senden,bu yokluk duygusundan kurtulmalıydım. Kurtulamadım... Gittin... Unutulanların arasına katılmalıydımAnıları bir sandığa koyup hayatı bir yerinden yakalamalıydım.Bu aşk noktalanmalıydı, bu sevdadan vazgeçmeliydim. Yapamadım... Gittin... Bir okyanusun ortasında tek küreği kaybolmuş sandaldaDev dalgalarla boğuşan bir denizciyim şimdi.Bil ki; sevmekten vazgeçmedim seni,Bil ki; seninle birlikte sevdanı da taşıyacağım yüreğimde,Bil ki; seni Unutamadım... 
İklimlerin her daim rotasında dönüp duran, Alacalı renkleriyle doğanın tüm kızıllığını gölgede bırakan SEVİMLİ KELEBEĞİM...
Özgürlüğüm, Yaşanmışlığım, Ve yaşanması için ömrüne ÖMÜRLER ADADIĞIM...
İnsanın gün içinde aldığı soluk kadar İsmini tekrarladığım, Verdiği soluk kadar yanına en renkli çiçek adları YAKIŞTIRDIĞIM...
Kuruduğum anlarda yağan NİSAN YAĞMURUM... Ümitsiz kapanan her gün için Bir sonraki gün ki UMUDUM...
Sırf suretini baki kılabilmek için hayallerimde, GÖZLERİMİ YUMDUĞUM...
Yalın sabahlarda ki GÜN IŞIĞIM.. Yağmurdan sonraki, GÖKKUŞAĞIM.. Tenimden bir parça gibisin, Olmadan YAŞAYAMAYACAĞIM...
Kimsenin cevaplamasına izin vermeden, Çözmeye ömrümü adayacağım SORUM.. Bir kaç insanın ağzından söylenmiş, Anlamaya en açık YORUMUM...
Yüreğimde ki elektiriklerin kesilme ihtimaline karşı, Her daim yanmaya hazır MUMUM...
Bir okyanus olup, sahillerime vuran KUMUM... Daha önce kaç ağızdan duydun bilmiyorum.. Yürekten duy istedim bir kerede, SENİ SEVİYORUM

Kelimeler tükeniyor ismin gectiginde ve her cümle eksik kaliyor sensizliğinde...
Biliyorum bilmedigim bir kelimede saklıydı sensizligin tanımı...
Sensizligine siginiyorum sariliyorum bazen... Öpüyorum gecenin bir karanlığında kimselere görünmeden. Bazen yanı başımda duran hayaline yaslıyorum başımı omzunda uyuyorum her sabah saatlerce okula giderken trenle...
Seni yaşıyorum ben yine sensizliğinde... Kimselere söyleme oldu mu?
Biliyor musun Sahi nereden bileceksin ki hiç söylemedim ben sanaBen seni hep seninle aldatıyordum...
Ne zaman bu aşkın yüzünü yokluğa çevirsen içimde öldürüyordum seniSeni ve babası olmanı hayal ettiğim çocukları da ölüme mahkum ediyordum içimde...Öyle bakma bana acımasız bir anne değildim vefasız bir sevgili de..içime akıttığım gözyaşlarında boğuluyordunuz zaten içimde yaşadığım acılarda zehirleniyordunuz...Hayallerimden düşüyordunuz ben sizin yoklugunuzu yasarken...Ama içimde yok olmanızı beklerken bile Hep güzel hatırlıyordum sizleri Her gidişine anlam yükleyen hikayeler yazıyordum yüregimde...çocuklugunu bıraktığınn yerden yaşamanı istiyordum..Hani yeni bir hayata başladığımı sandığım bir anda çıkardın karsıma Yeni bir kahraman oluyordun içimde yetim kalmiş aşkıma Babasi oluyordun öldürmeye çalıştığımm çocuklaraYeni bir adam oluyordun sen Ben; hep sana yeniden başlıyordum...Her gelisinde bu aşkın sonunun degistirecegine inadim başka bi adam olduğuna...Ben hep seni seninle aldattımVe ben seni ancak seninle aldatabilirdim...
Benim her gidişine bir anlam yüklediğim hikaylerim vardı sonu hüzünlü bitse de büyük bir aşkı anlatırdım gizli gizli kendime...
Hesaplardan anlamayacak kadar çocuktu yüreğim Bu yüzden her seferinde hesapsızca yüreğime aldım seni Nerden geldiğini sormadan Üzerinde taşıdığın aşkın kırıklarına aldırmadanYüreğimi açtım sana...inandım cünkü giden adam sen değildin...Sen hep baska biri oluyordun...Ve ben sana hep yeniden aşık oluyordum...
Biliyorum ben yeniden aşık olsam bu adam yine sen olucaksın...Ve bu aşkın sonu değişmeyecek yineBir cümlede gecerken isimlerimiz şans eseri hikayenin sonuna nokta düsecek iki noktasi eksik kalarak...
Biliyorum sen yeniden aşık olsan o kadın yine ben olmayacağım...Ve sen yine yarin açtığı yaralarınla bana sığınırken yağmurun dinmesini bekliyeceksin ve senin yaraların bende kapanmayacak...
Biliyor musun söz verdim içimdeki çocuğaBir daha aşık olmayacağım hem de aynı adama... Yokluguna sığınıyorum Yoklugunu bir daha degiştirme varlığınla...
Yoklugunu sahiplenirken yaralarıma merhem olsun diye şiirlere sığınırdım... Bugünde yoklugunu anlatacak bir şiir buldum yine
Yani CemaL'i "....." sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
atmaca ne kaybederdi atmaca'iğinden?
atmaca olmak da ayıp değil "...." olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

Söz Veriyorum
Bugün olduğu gibi, yarında,yarından sonrada,ondan sonraki günlerdede, gözlerimdeki yerinin değişmeyeceğine..
Seni bir ömür seveceğime..
Kelebeklerin renklerinin insanı büyülemesi gibi, bugünüm gibi, yarınımda da hep sevginle yaşayacağıma..
Her bakışında okuduğun o gözleri her zaman yanında göreceğine, en yakın dostun,en yakın sırdaşın, en yakın arkadaşın olacağıma..
Sıkıntının sıkıntım, üzüntünün üzüntüm olacağına..
Her kızgın anını çiçeğe dönüştüreceğime..
Her üzgün anında tebessümünün geri gelmesi için elimden geleni yapacağıma..
Asla ve asla soğuktan ve yalnızlıktan üşümeyeceğime..
Seni bir ömür boyu seveceğime..
Yanında olmadığım ve varlığıma ihtiyacın olduğu her anda bir rüzgar olup seni saracağıma..
Gözümün gözüne değdiği her an, sana yeniden aşık olup seni bir periye dönüştüreceğime..
Yaşam boyu her sabah san aşık olarak uyanacağıma..
Sen uyurken sana bakıp,Sen Ve Ben için dualar edeceğime..
Hasta olduğun zaman sana çorba yapacağıma..
Seni asla üzmeyeceğime..
Seni kızdırırsam, bunu bilmeden yapacağımdan hemen özür dileyeceğime..
Beni tanıdığın gün, bende gördüğün neyse, ömrünce aynı beni göreceğine..
Sevgimin asla değişmeyeceğine..
Sevgimin asla azalmayacağına..
Bilakis hergün büyüyen bir sevgiyi görüp mutluluk ormanlarına seni taşıyacağıma..
Senin her şeyin önünde olduğun gerçeğinin asla değişmeyeceğine..
Seni asla ihmal etmeyeceğime..
Senin sadece doğduğun gün değil, 365 gün hep sen olacağına..
Sana yalan söylemeyeceğime..
Başkalarının yanındayken seni asla unutmayacağıma..
Elini usul usul, korka korka tuttuğum o ilk gündeki aynı heyecanı hep yaşayacağıma..
Bir ömür senin elini bırakmayacağıma..
Bir ömür CANIM olarak kalacağına..
Tüm balonları senin için gökyüzüne salacağıma..
Tüm çiçeklerde seni göreceğime..
Okyanuslarda seni dalga yapacağıma..
Yıldızlara kement atacağıma..
Gökkuşağına salıncak kurup 7 renge senin rengini karıştıracağıma..
Her satırda seni yazacağıma,seni çizeceğime,sana sesleneceğime..
Sadece bir gün değil, bütün günlerin senin günün olacağına..
Hiç bir şeyin, hiç bir zaman senin önüne geçemeyeceğine..
Her günün bir önceki günden daha güzel olacağına..
Her anın unutulmazlık zincirine bir yenisini ekleyeceğime..
Seni sonsuzluk kadar seveceğime..
Seni "SEN" olduğun için seveceğime..
Seni bir ömürden de öte seveceğime..
SÖZ VERİYORUM
|
Bu gece; kırılgan düşlerimin koynunda sabahlayacağım… Tenimde sus(uz)luktan kurumuş,elbiseleri yırtılmış,öfke kanamalı Aşk sözcükleri kazılı… Yine gri karanlıkların mürekkebine düştü kalemim… Denize kıyısız durgun ırmaklar akıyor gözlerimden…
*BEN BÜTÜN YARALARIMI MUTLULUĞUN İÇİNDEN GEÇERKEN ALDIM…*
Soğuk rüzgarlar,yüzümün ağrısını içimin Maltalarına savururken; Tutuklu adımlarla voltalıyorum,yargısız hüküm giydiğim karanlıkları… Ardımda kanlı cam kırıkları ve ıslak hüzünlerde büyütülmüş o kadar ayrılığım var ki,Suskunluğuma kilitlediğim… Üstü çizilmemiş iri puntolu harfler duruyor gözümün önünde ,onarılmayı bekleyen…
ON(u)ARIYORUM…
Neresi zordu ki sevmenin; Eğer duyulmasaydı kalbimin atışları… Çatlarken sevimsizliğin ar damarı,acemi bir işkenceci kesiliyor hayat… Oysa yıkılması zor değildi,yüreğime ördüğüm duvarın…
*Kİ O DUVAR EN ÇOK KENDİ İÇİNDE YIKILMIŞTIR*
Şimdi ; Her okuduğumda kırık-dökük güncemi ,en çok beni vuruyor, Büyük yıkımlardan devşirdiğim,içe zalim-dışa can cümlelerim… Hangi sularda yüzdürsem kağıttan gemilerimi,soğuk bir rüzgara yenik düşüyor düşlemler…
"DÜŞ(T)ÜM BATTI(M) DERİNLERE"
Dipteyim… Yunus'un karnında,Yusuf_i sancılarla,sabır tespihleri çekiyorum… Duaya açılıyor mücrim ellerim, Gecenin yarısı,duvarlarında küfür yazılı odamda... İhbar ediyorum sevda kaçakçısı duygularımı, Durmadan (d)üşüyorum geçmişin karanlıklarında... Usul usul dolaşıyorum düştüğüm duvarların gerisinde… İzi duran yaralarımdan biriktirdiğim bir başkaldırının,hesapsızca çöreklendiği,kıştan kalma bir ayazım şimdi,üşüten…
"ZATEN BEN HİÇ BAŞEDEMEDİM Kİ, OLUMSUZ SATIRLARIN,BOŞLUĞA DÜŞÜREN ÜNLEM İŞARETLERİYLE…"
Her paraf bir yanılışım, Her satır başı bir umut ve her nokta bir ölüm oldu ,gecenin çıldırtan sessizliğinde…
Oysa ben seni,her gece duvara astığım acılarımdan süzüp bağrıma aldım… Hüzün büyüğü gözlerine yaslanmanın,ne büyük bir onur olduğunu bil(e)medin… Artık içimin ağıtlarına dokunma ey kelepçesi hükümlü rüzgar !.. Kaç ölüm düştü tutsak günceme… Geçmişine sövülmüş bir hükmün infazında ertelendi gülüşlerim… Şimdi her gülüşümde yüzüm kirli… Koşarken yırtıldım işte..
Biliyorum, hiç beklemiyordun bu daveti. Birden geliverdi değil mi? Ansızın vurdu şakağına; saçaktan düşen buzdan kılıçlar gibi. Şaşırdın. Huzurunun göbeğine irice bir taş savruldu; halka halka titremede gönlünün düştüğü göl şimdi. Neşesi kaçtı vaktin; sevinçlerini pervane ettiğin mumlar titredi, bitti. Akrep ve yelkovanın ayakları dolandı; beklediğin "az sonra"lar havada asılı kaldı. Hüznün ölü kelebekleri kıpırdadı, sızılandı. Aşinâlığın tadı bozuldu; acının ketum, kekre sütunları devrildi göğsüne. Başını yasladığın uzun saatler, uzanıp uyuduğun bitmez günler vaadlerini yerine getiremeyeceklerini söylediler; yüzleri yerde, mahçup. Oyala(n)dığın ağaç gölgeleri çekildi üzerinden. Avunduğun/avuttuğun haz perdeleri parelendi. Gözlerini ıslatamadan giden yağmurlar elindeki şemsiyeyi uçurdu. Konforunu bozmamak için parmak uçlarına basa basa odana giren, kalbini kanatmadan usulca gidiveren uzak acılar yakana dolandı şimdi. "Daha dün konuşmuştuk ama…" diyorsun. "Ama nasıl olur!"lar çekip çekiştiriyor iki yakanı.

İşine ara vereceksin bugün… Kocaman bir pürüz olup çıkıverdim karşına. Hızını kestim hayatının. Üzerine saldım kaygılarını. Köşe bucak kaçtığın korkulara sobelettim seni. Ölümle arana koyduğun duvarı yıktım. "Ölüm bize de yaklaşırmış/yakışırmış" dedin. "Ölmesi kanıksanmış, ölünesi bir yaştayız artık." "Rahmetli…" sıfatını ismimin üzerine yumuşak bir şal gibi atıvereceksin.
İki yakasında da eksiğim İstanbul'un. Vapurların hiçbiri beklemiyor beni iskelede. Ben öldüm diye şeritleri eksilmedi otoyolların.
Hayret! Ben öldüm bu defa… Şimdiye kadar hep başkalarıydı ölen. Gitsen de bir gitmesen de bir, bir cenaze olacak cami avlularından birinde…
Seni bilmem ama ben bu cenazeye mutlaka gitmeliyim. Ayıp olur, çok ayıp… Davetlilerin yüzüne bakamam sonra.

Toprağa konulacak adam rolü benim. Ardından ağlanılacak adamı ben oynayacağım. Hiç itirazsız karanlığa uzanmak bana düştü bu defa. Üzerine toprak atılan adamı… Unutulmuşluklar altında yüzü erimeye bırakılan adamı… Hüzünlerin münasebetsiz müsebbibi olacak adamı… Ayakkabısı kendisini beklerken bağları çözülecek adamı…. Elbiseleri evden çıkarılacak adamı… Ben oynayacağım.
Yatağı soğuk kalacak adamı… Akşam eve dönmeyecek adamı… Kapıyı çalması beklenmeyecek adamı… Sofrada yeri olmayacak adamı… Adı telefon rehberinden silinecek adamı… Şehrin dudaklarından yarım ağız çıkmış bir hece gibi önemsizleşecek adamı…. Ben oynayacağım. Sevinçlerin ortasına en fazla bir hıçkırık gibi sokulsa bile hatıraların eşiğinden yüz geri edilecek adamı… Resmine bakıp bakıp da ağlanacak (yoksa ağlanılmayacak mı?) adamı… "Adı neydi… Hani..!" diye yokluğu kanıksanacak adamı… Soluk bir resimde mahzun bir tebessümün ardında aşklarını saklayan, susturan adamı…

Beklerim.
En öndeki olmalısın ayakta duranların. En dik duranı.
İşte davetiyen:
Canını çok seven, her günün sabahında burada sonsuzca yaşayacağına yeniden kanan, her lezzetin tükenişinde ölümün yanına uğradığını unutan, her hazzın zirvesinde yakasındaki ölümlü etiketini isteyerek düşüren, her yaz sıcağında içi dünyaya iyiden iyiye ısınan, doğduğu yılın rakamının büyüklüğünün kendisini kabirden uzak tuttuğunu sanarak avunan, kalbinin her atışında ölümlerden döndüğünün farkında olmayan, damarlarının bir köşesinde ansızın geliverecek pıhtılardan yapılmış veda haberleri saklayan, ayrılıkların çatlaklarından giren hüzünleri ölümün nefesi gibi yudumlayan, sevenlerinin gözlerinin ışığına sığınarak ısınan, unutulmayı, yok sayılmayı en ürkütücü uçurum bilen, güzelliğini aynaların kırıklarında arayan, toprağa girmeye üşenen, uzun süredir aramızda yaşayan dostumuz, arkadaşımız, sırdaşımız, kardeşimiz, babamız, evladımız, şimdilik unutmayacağımızı umduğumuz, bir süre unutmaktan utanacağımız, sonra unutacağımız, en sonunda unuttuğumuzu da unutacağımız
doğduğu gün yakalandığı fanilik hastalığından, uzun süredir yatalak olmasına yol açan "her nefis ölümü tadacaktır!" yarasından, ömür boyu sancısını çektiği amansız yaşama rahatsızlığından kurtulup aramızdan ayrıl[maya ayarlan]mıştır.
Cenazesi -umulur ki- en uzak zamanda, sızılarının köşe başlarında kılınan cenaze namazını takiben kaldırılacak, gözünden (belki gönlünden) uzak bir yerde unutuluş toprağına gömülecektir.
|
|
| |
|
| 11月11日
|
|
10 KASIM 1938
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
SAYGI VE RAHMETLE ANIYORUZ
UNUTMADIK
UNUTMAYACAĞIZ



UNUTTURMAYACAĞIZ
|

SAYIN GENELKURMAY BAŞKANI ORGENERAL İLKER BAŞBUĞ'UN 10 KASIM ATATÜRK'Ü ANMA GÜNÜ MESAJI
( 10 Kasım 2009 )
Türk Silahlı Kuvvetlerinin Değerli Mensupları,
Türk Ordularının Ebedi Başkomutanı, Cumhuriyetimizin kurucusu ve dünyanın gıpta ettiği Eşsiz Devlet Adamı Mustafa Kemal ATATÜRK’ü, maddi varlığının aramızdan ayrılışının 71’inci yıl dönümünde bir kez daha özlem, saygı ve rahmetle anıyoruz.
Engin düşünceleriyle bağımsızlığın, ulusal birliğin, bölünmez bütünlüğün, mutlu bir vatandaşlık ülküsünün ve barış içinde bir dünya düzeninin bayraklaşan ismi olan Ulu Önderimizin izinde olmayı büyük bir onur ve gurur vesilesi sayıyoruz. Hedef olarak gösterdiği yolda, zamanın ve katılaşmış düşüncelerin kalıplarına takılmadan ilerleyebilmek için bilim ve akıl esasları üzerine kurduğu düşünce sisteminden güç ve ilham alıyoruz. Bu nedenle, ulusal birlik içinde, mutlu ve güvenli bir şekilde ulusumuzu geleceğin uygar dünyasına taşıyan Büyük Önderimizi kalplerimizde bir hatıra gibi değil, düşüncelerimize yön veren canlı bir gerçek olarak yaşatıyoruz.
Bir 10 Kasım günü maddi varlığıyla aramızdan ayrılan Atatürk’ün, düşünceleri ve bu düşüncelerinin hayat bulduğu ilke ve devrimleriyle dünya durdukça yüce ulusumuzun rehberi olmaya devam edeceğine yürekten inanıyoruz.
Ebedi Başkomutanımız Atatürk,
İnsanlığa ışık ve hayat kaynağı olmaya devam eden düşüncelerinle aydınlattığın yolda kararlılıkla ilerlemeyi şeref sayan ve Atatürkçü Düşünce Sisteminin özünde bulunan dinamizmin etkisiyle çağın gereklerine göre kendini sürekli yenileyen Türk Silahlı Kuvvetleri, her zaman olduğu gibi yüce ulusunun hizmetindedir. Ulusumuzun güvenine layık bir şekilde ve güçlü ordunun güçlü Türkiye demek olduğu bilinciyle çalışmalarımıza devam edeceğimize manevi huzurunda bir kez daha söz veriyoruz.
Ruhun şad olsun. Huzur içinde yat. |
|
Ey milletim, Ben, Mustafa Kemal'im... Çağın gerisinde kaldıysa düşüncelerim, Hâlâ en hakiki mürşit, değilse ilim, Kurusun damağım, dilim. Özür dilerim... Unutun tüm dediklerimi. Yıkın, diktiğiniz heykellerimi...
*
Özgürlük hâlâ, En yüce değer Değilse eğer... Prangalı kalsın diyorsanız, köleler... Unutun tüm dediklerimi. Yıkın, diktiğiniz heykellerimi...
*
Yoksa, çağdaş medeniyetin bir anlamı, Ortaçağa taşımak istiyorsanız zamanı, Baş tacı edebiliyorsanız Sanatın içine tüküren adamı... Unutun tüm dediklerimi. Yıkın, diktiğiniz heykellerimi...
*
Yetmediyse acısı, şiddetin, savaşın. Anlamı kalmadıysa Yurtta sulh, dünyada barışın. Eğer varsa ödülü, silahlanmayla yarışın.
Unutun tüm dediklerimi. Yıkın, diktiğiniz heykellerimi...
*
Özlediyseniz fesi, peçeyi. Aydınlığa yeğliyorsanız, kara geceyi. Hâlâ medet umuyorsanız Şıhtan, şeyhten, dervişten. Şifa buluyorsanız, Muskadan, üfürükçüden... Unutun tüm dediklerimi. Yıkın, diktiğiniz heykellerimi...
*
Eşit olmasın diyorsanız, kadınla erkek...
Kara çarşafa girsin diyorsanız, Yobazın gazabından ürkerek... Diyorsanız ki, okumasın Kadınımız, kızımız;
Budur bizim alın yazımız... Unutun tüm dediklerimi. Yıkın, diktiğiniz heykellerimi...
*
Fazla geldiyse size, Hürriyet, Cumhuriyet... Özlemini çekiyorsanız, Saltanatın, sultanın... Hâlâ önemini anlayamadıysanız, Millet olmanın... Kul olun, ümmet kalın, Fetvasını bekleyin, Şeyhülislamın... Unutun tüm dediklerimi. Yıkın, diktiğiniz heykellerimi. RAHAT BIRAKIN BENİ..."
|

İstanbul hükümetinin harbiye nazırı Ziya paşa her zamanki yumuşaklığı ile, “Beyler..” dedi, “..İngilizlere kafa tutamayız.Adamların hiç şakası yok.Daha geçen gün, bir bahane icat ederek İzmit’i tekrar işgal ediverdiler.”
Sarı atlas döşeli büyük oda, nezaretin ileri gelen subayları ile doluydu.Hürriyet ve itilaf partisi yanlısı olan birkaç gerici subay dışında hepsi, Anadolu’ya geçmeye çoktan hazır, Ankara’nın İstanbul’da kalmalarını gerekli gördüğü namuslu askerlerdi.Kapı açıldı, kapının boşluğu içinde yaver göründü :
“Emrettiğiniz yüzbaşı geldi efendim.” “İçeri al.” Nazır subaylara bilgi verdi : “Az önce sözünü ettiğim talihsiz olayın faili.” Yüzbaşı bekletmeden içeri girdi, kaygılı bakışlarla kendisini izleyen subayların arasında hızla ilerleyerek nazırın masası önünde durdu, selam verdi : “Yüzbaşı Faruk, İstanbul.Beni emretmişsiniz.” Uzun boylu, kumral, yakışıklı, biraz bıçkın havalı bir subaydı.Nazır önündeki bir yazıya bakarak, yumuşak bir sesle, “Oğlum..” dedi, “..dün akşam Beyoğlu’nda, İngiliz inzibat subayı teğmen miller’i, emre rağmen selamlamamışsın.Doğru mu?” “Evet efendim, doğru.” Nazır, dürüst subaya babacanca yol gösterdi : “Herhalde görmediğin için selamlamadın, değil mi çocuğum?” “Hayır efendim, gördüm.” Nazırın canı sıkıldı : “Niye selamlamadın öyleyse? Selamlamanız için emir verilmişti.” “Rütbesi benden küçük olduğu için selamlamadım paşam.Askerlik töresince, önce onun beni selamlaması gerekmez miydi?” Ziya paşa derin bir kederle ellerini açtı : “Askerlik töresi mi kaldı a yavrum? Adamlar galibiyet haklarını kullanıyorlar.İngiliz komutanlığı bu sabah olayı protesto etti.Mesele çıkarılacak zaman değil.Hemen şu müzevir teğmeni bul da özür dile.Olayı kapatalım.” Başıyla çıkması için izin verdi.Ama yüzbaşı yerinden kıpırdamadı : “Paşam, bir de beni dinlemenizi rica ediyorum.” Nazır bıkkınlıkla, “Söyle bakalım” dedi. “Balkan savaşı’nda teğmendim, Çanakkale’de üsteğmen , Suriye cephesinde yüzbaşı oldum.Ben bu rütbeleri tek başıma savaşarak almadım.Her rütbemde binlerce şehidin ve gazinin hakkı var.Onların hakkını korumak namus borcumdur.Beni affedin, özür dileyemem.” Harbiye nazırı bozuldu : “Anlamadın galiba.Harbiye nazırı olarak emrediyorum.” Yüzbaşı sükunetle, “Anladım efendim” dedi, apoletlerini (Rütbelerini) bir hamlede söküp nazırın masasına bıraktı : “Artık emrinizi dinlemek zorunda değilim!” Selam vermeden dönüp kapıya yürüdü.Oturan subayların, İstanbul’u tutan birkaçı dışında, hepsi saygıyla ayağa fırladı.Hepsinin rütbesi yüzbaşıdan daha büyüktü. Gözleri dolarak, Faruk yüzbaşıya selam durdular…
(sayfa 57-58)
|
|
|
|
|
Tarih: 31 Temmuz 1920... Yer: Afyonkarahisar Kolordu Dairesi... .Mustafa Kemal Atatürk, subaylara hitaben konuşuyor:
"Efendiler... İngilizler ve yardımcıları, milletimizin bağımsızlığını imhaya karar vermişlerdir.
Milletler bağımsızlıklarını hiç kimsenin lütfuna borçlu değildir. Hiç kimse, kimseye, hiçbir millet diğer bir millete hürriyet ve bağımsızlık vermez. Kuvveti olmayan, mücadele edemeyen bir millet, mahkûm ve esir vaziyettedir. Böyle bir milletin bağımsızlığı gasp olunur.
Dünyada insanca yaşamak için bağımsızlık lazımdır. Bağımsızlık sahibi olmak için kuvvet sahibi olmak, bunu ispat etmek ve buna layık olmak gerekir.
Kuvvet ordunundur. Ordunun hayat ve saadet kaynağı, milletin vicdani imanıdır.
İngilizler, milletimizi bağımsızlıktan mahrum etmek çarelerine giriştiler. Mütareke şartlarının tatbikatı ile silahlarımızı, cephanelerimizi, bütün savunma araçlarımızı elimizden almaya çalıştılar. Sonra kumandanlarımıza ve subaylarımıza saldırıya başladılar. Askerlik onurunu yok etmeye çalıştılar. Ordumuzu tamamen lağvetmek istediler.
Müdafaasız, ordusuz bıraktıklarını zannettikleri milletin, her türlü mukaddesatına saldırarak, insanlarımızı alçaklığa, boyun eğmeye alıştırma planını takip ettiler.
Ordu, düşmanlarımızın birinci saldırı hedefi oldu. Orduyu imha etmek için mutlaka subayları mahvetmek, aşağılamak lazımdır. Buna da teşebbüs ettiler. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta hiçbir engel ve zorluk kalmaz!
Milletimiz hür ve bağımsız yaşamak lüzumuna tam bir iman ile inanmıştır. Zaman zaman şurada burada üzüntü verici karaktersizliklerin görülmüş olması, hiçbir vakit milletimizin genel kanaatine, hakiki imanına sekte vurmamıştır ve vuramayacaktır.
Ordunun ruhu subaylardadır. O halde subaylarımız, düşmanlarımız tarafından yıkılmak istenilen ordumuzu tamir edecek, canlandıracak ve ordu ile milletimizin bağımsızlığını koruyacaktır. İşte subayların yüce olan görevi budur.
Allah göstermesin, millet bağımsızlığını kaybederse vebali subaylara ait olacaktır. Subaylar, fedakárlar sınıflarının en önünde bulunmaktadır. Çünkü düşmanlar herkesten evvel onları aşağılar, onları öldürür. Dolaysıyla subay için "Ya istiklal ya ölüm" vardır.
Fakat arkadaşlar, ölmeyeceğiz. Milletçe bağımsızlığımızı muhafaza ederek yaşayacağız."
Mustafa Kemal Ataturk
ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE
|
Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi? En kesif orduların yükleniyor dördü beşi. -Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya- Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya. Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı! Nerde-gösterdiği vahşetle 'bu: bir Avrupalı' Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi, Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi! Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer, Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer. Yedi iklimi cihânın duruyor karşında, Avusturalya'yla beraber bakıyorsun: Kanada! Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk: Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk. Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ... Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ! Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil, Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil, Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına; Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına. Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz... Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz. Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb, Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.
Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı; Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı; Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin; Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin. Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam, Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam. Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer; O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer... Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak, Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak. Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller, Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller. Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere, Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre. Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler... Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler! Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından; Alınır kal'â mı göğsündeki kat kat iman? Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm? Çünkü te'sis-i İlahi o metin istihkâm.
Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler, Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer; Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedi serhaddi; 'O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme' dedi. Asım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek: İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek. Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar... O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar, Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor, Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor! Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker! Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer. Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi... Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi. Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın? 'Gömelim gel seni tarihe' desem, sığmazsın. Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb... Seni ancak ebediyyetler eder istiâb. 'Bu, taşındır' diyerek Kâ'be'yi diksem başına; Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına; Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle, Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle; Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan, Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan; Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına, Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına, Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem; Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem; Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana... Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana. Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini, Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i, Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran... Sen ki, İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran, O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın; Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın; Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât, Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât... Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber, Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.
Mehmet Akif Ersoy |
| |
|
|
ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin. Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer, O ne müthiş tipidir, savrulur enkazı beşer.
Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak. Kafa göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak Vurulup, tertemiz alnından, uzanmış yatıyor, Bir hilal uğruna yarap ne güneşler batıyor.
Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker Gökten ecdat inerek öpse o pak alnı değer. Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın? Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın.
Mehmet Akif ERSOY

1934 - Bu memleketin topraklan üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlâtlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz, evlâtlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizin evlâtlarımız olmuşlardır.
ATATÜRK
|
|
|
|


|
|
|
|
|

Mustafa Kemal Atatürk'ün sağlık durumu 1937 yılından itibaren bozulmaya başladı.1938 başlarında Atatürk'ün genel halinde başlayan iştahsızlık ve halsizliğe bir de burun kanamaları ve kaşıntılar eklendi. Vücudunun çeşitli yerlerinde durduk yerde kaşntılar meydana geliyor ve burun kanamaları güçlükle önleniyordu.Bu kaşıntıların Çankaya Köşkü'ndeki karıncalardan meydana geldiği öne sürüldü ve köşk ilaçlamaya alındı,Atatürk de özel bir kür tedavisi için Yalova Termal'e gönderildi..Termal Otel'de,22 Ocak 1938 günü Atatürk'ü muayene eden Dr.Nihat Reşat Belger, karaciğerden kuşkulandı ve Atatürk'e siroz teşhisi koydu.Doktor Belger, Atatürk'e mutlak surette perhiz yapmasını tavsiye etti. Atatürk, Termal Otel'deki tedavisinie bir süre daha devam etti, ancak doktorların bütün itirazlarına rağmen 1 Şubat 1938'de tedaviyi yarıda bırakarak Bursa'ya hareket etti.[1]. Atatürk'ün sağlık durumunun ciddiyet göstermesi hükümeti de telaşlandırdı.Başbakan Celal Bayar,Avrupa'dan iki hekim getirilmesini önerse de Atatürk o günlerdeki Hatay meselesi yüzünden hastalığının dışarıda duyulmasının iyi olmayacağını düşündüğünü belirtti ve bunu reddetti. Türk doktorların kapsamlı bir muayene yapmasını kabul etti. Nihayet 6 Mart 1938 günü beş doktor Çankaya Köşkü'nde Atatürk'e bir konsültasyon yaptılar ve siroz hastalığı teşhisini yinelediler. Atatürk'ün kesinlikle alkolü kesmesi gerektiğini ve yoğun çalışma temposunu biraz düşürmesini istediler. Atatürk bu önerilere olumlu yanıt verdi. Bu muayeneden bir süre sonra Başbakan Celal Bayar'ın tavsiyesi üzerine Paris Tıp Fakültesi'nden Prof.Dr.Noel Fissenger Ankara'ya davet edildi. Fransız doktor Atatürk'ü muayene etti ve diğer doktorların teşhis ve tavsiyeleriyle örtüşen bir tanı-tedavi ortaya koydu.[2]. Atatürk'ün rahatsızlığı ve özellikle Avrupa'dan doktor getirilmesi, dünyada geniş bir yankı buldu. Atatürk'ün ölmek üzere olduğu ve siyasi mirasını kime bırakacağı yönündeki haberler üzerine Atatürk tüm dünyaya sağlıklı olduğunu göstermek istercesine 19 Mayıs 1938 günü Ankara Stadyumu'nda halkın karşısına çıktı. O gün son defa Ankaralılar'ın karşısındaydı,kutlamalar çok parlak geçti hatta o günün anısına Ankara Stadyumu'nun adı 19 Mayıs Stadyumu olarak değiştirildi.[3].
Atatürk hemen aynı gün törenden sonra Mersin'e hareket etti.Daha sonra Adana'ya geçti.Askeri geçit törenleri yaptırdı ve ordunun başında olduğunu herkese gösterdi. Yaptıkları işe yaramıştı, dış basında hastalık hatta "ölüyor" tarzı haberler kesildi. Fransızlar Hatay konusunda tüm şartları kabul ettiklerini bildirdiler. Ancak bu seyahat Atatürk'ün hastalığını iyiden iyiye arttırmıştı. Atatürk 26 Mayıs 1938 günü son defa Ankara'dan ayrıldı, İstanbul'a hareket etti.
Atatürk, İstanbul'da 1 Haziran 1938'den 25 Temmuz 1938'e kadar Savarona Yatı'nda kaldı.Yaz sıcakları üzerine tekrar Dolmabahçe Sarayı'na döndü. Bu arada Hatay sorunu da çözüldü ve Türk Ordusu temmuz ayı başlarında Hatay'a girdi.[4]
Atatürk'ün karaciğerindeki rahatsızlık iyiden iyiye artmıştı,doktor Fissenger ve Türk doktorların tekrar yaptıkları muayeneler karında su toplanmaya başladığını gösteriyordu.[5]
5 Eylül 1938 günü Atatürk vasiyetini[6] yazdı ve bütün malvarlığını belirli şartlarla, genel başkanı olduğu Cumhuriyet Halk Partisi'ne bıraktı. Kız kardeşine ve manevi çocuklarına, İsmet İnönü'nün çocuklarına para yardımı yapılmasını belirtti. Ayrıca Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu'na da belirli miktarlarda yardım yapılmasını istedi.[7]
6 Eylül 1938'de Fransız doktor Fissenger üçüncü defa İstanbul'a geldi. Atatürk'ün karnında biriken su iyice artmıştı. O gün yapılan su alma işlemi ile Atatürk'ün karnından tam 6 litre su alındı. Fakat buna karşılık Atatürk'ü daha da rahatlatmak için 12 litre su alındığı söylendi.18 Eylül 1938'de Başbakan Celal Bayar, Dolmabahçe Sarayı'na geldi ve dört yıllık ekonomik plan dosyasını Atatürk' sundu. Atatürk ülke ekonomisi için çok önem taşıyan projelerin gerçekleştirilmesi için Türkiye'nin önünde en fazla üç yıl olduğunu, bir dünya savaşı çıkacağını ve bir an önce bu projelerin hayata geçirilmesini istedi.[8]
Hastalık gitgidie ilerlemekteydi. Atatürk'ün karnında yeniden su toplanmıştı. Ekim ayında yapılan bir işlemle bu su da alındı.İşlemin ardından 16 Ekim 1938 günü öğleden sonra Atatürk ağır bir komaya girdi. Hükümet, ulusu Atatürk'ün sağlık durumundan haberdar etmek için 17 Ekim 1938'den itibaren Anadolu Ajansı aracılığı ile resmi tebliğler yayınlamaya başladı. Atatürk girdiği komadan 21 Ekim günü çıktı.Büyük Önder çok istemesine rağmen sağlık durumu elvermediği için 29 Ekim 1938 günü Ankara'da cumhuriyetin onbeşinci yıldönümü kutlamalarına katılamadı.Bayram nedeniyle Ankara'da düzenlenen törenlerde Türk Ordusu'na hitaben yazdığı bayram konuşmasını[9] Başbakan Celal Bayar okudu.Atatürk'ün hastalığı ve Dolmabahçe Sarayı'ndan çıkamayışı bayrama hüzün düşürdü.29 Ekim akşamı Ankara'dan dönen Kuleli Askeri Lisesi öğrencileri Dolmabahçe Sarayı önünden geçerken Atatürk'e büyük sevgi gösterilerinde bulundular.[10] Atatürk'ün TBMM beşinci dönem dördüncü yasama yılını açış konuşmasını da 1 Kasım 1938'de Başbakan Celal Bayar okudu.[11] 7 Kasım 1938 günü üçüncü ve son defa Atatürk'ün karnından su alınması işlemi yapıldı. 8 Kasım 1938 akşamı saat 19.00'da Atatürk doktoru Neşet Ömer İrdelp'e bakarak "aleykümesselam" dedi ve son büyük komaya girdi.[12]
9 Kasım günü ve gecesi bu ağır koma devam etti. Atatürk, 10 Kasım 1938 perşembe sabahı saat 9'u 5 geçe, İstanbul Dolmabahçe Sarayı'nda hayata gözlerini yumdu.[13]. Atatürk'ün ölümü Türkiye'yi yasa boğarken hemen ertesi gün toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi, Atatürk'ün silah arkadaşı ve 1937'ye kadar başbakanı olan Cumhuriyet Halk Partisi Malatya milletvekili İsmet İnönü'yü 348 milletvekilinin oy birliği ile Türkiye Cumhuriyeti'nin ikinci cumhurbaşkanlığına seçti.[14]
Atatürk'ün naaşı 16 Kasım 1938 günü Dolmabahçe Sarayı tören salonunda katafalka konuldu. İstanbul halkı Büyük Önder'in önünden saygıyla geçti. Atatürk'ün cenaze namazı 19 Kasım 1938 günü Dolmabahçe Sarayı'nda Diyanet İşleri Başkanı Prof.Dr.Şerafettin Yaltkaya tarafından Türkçe dualarla kıldırıldı. Aynı gün çok büyük bir kalabalıkla cenaze Yavuz Zırhlısı ile İzmit'e oradan da aynı günün akşamı 20.30'da Ankara'ya uğurlandı.Ertesi gün (20 Kasım 1938)Ankara'da başta Cumhurbaşkanı İsmet İnönü olmak üzere devlet erkanı tarafından karşılanan cenaze TBMM önünde hazorlanan katafalka konuldu.Ankara halkı Atatürk'ün önünden saygı geçişlerini yaptı.21 Kasım1938 günü yabancı devletlerden gelenlerin de katıldığı çok büyük bir cenaze töreni ile Atatürk'ün cenazesi Ankara Etnografya Müzesi'ndeki geçici kabrine konuldu. [15] Aynı günün akşamı Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Atatürk üzerine oldukça etkileyici bir radyo konuşması yaptı.[16]
Atatürk'ün ebedi istirahatgahı Anıtkabir'in yapımına 1944 yılında başlandı.İnşaat aşaması oldukça uzun sürdü ve 1953 ylında tamamlanabildi.Ölümünden 15 yıl sonra 10 Kasım 1953'te Atatürk'ün cenazesi Ankara Etnografya Müzesi'nden alınarak törenle Anıtkabir'e getirildi ve toprağa verildi.
|

http://www.milliyet.com.tr/content/galeri/yeni/goster.asp?prm=0,5924582&id=1&galeriid=4631#galeriStart RESİMLERİN DEVAMI İCİN TIKLAYIN..
HAİN SALDIRININ ARDINDAN FACEBOOK TA AKTÜTÜN KARAKOLU ADINA AÇILAN SAYFA ZİYARETÇİ AKININA UĞRADI

Şehit onbaşı İlbaş'ı Siirt'te 10 bin kişi uğurladı
HAKKARİ’nin Şemdinli ilçesi Aktütün karakoluna yapılan hain saldırı sonucu şehit düşen jandarma onbaşı Davut İlbaş, memleketi Siirt'te Abdulhakim Sancar Camisi'nde düzenlenen askeri törenle son yolculuğuna uğurlandı. Şehit onbaşı Davut İlbaş için Abdulhakim Sancar Çamisi'nde askeri tören düzenlendi. Törene şehit onbaşının ailesi, yakınları, Tugay Komutanı Tuğgeneral Özhan Ayaş, Siirt Valisi Necati Şentürk, Belediye Başkanı Mervan Gül, askeri erkan ve yaklaşık 10 bin kişi katıldı. Cami avlusundaki törende sinir kirizi geçiren şehitin babası H. Süleyman İlbaş’ı, Tugay Komutanı Özhan Ayaş ile Siirt Valisi Necati Şentürk teteselli etmeye çalıştı. Şehit İlbaş’ın özgeçmişi okunmasının ardından saygı duruşu yapıldı. Cenaze namazı kılındıktan sonra şehidin tabutu belediyeye ait araçla Aydınlar yolu üzerinde bulunan Zevye Aile Mezarlığına götürüldü. Cenaze törenine katılan vatandaşlar yol boyunca, ‘Şehitler ölmez, vatan bölünmez’, ‘Türk- Kürt kardeştir, bunu bozan kalleştir’, ‘Kahrolsun PKK’ sloganları attı. Şehit Onbaşı Davut İlbaş’ın cenazesi Zevye aile mezarlığına defnedildi.
OSMANİYE
"OĞLUM BOYLU POSLUYDUN, NASIL SIĞDIN O TABUTA ? "
HAKKARİ'nin Şemdinli İlçesi'nin Irak sınırındaki Aktütün Jandarma Sınır Karakolu'na PKK'lı teröristlerin önceki gün düzenlediği saldırıda şehit düşen 15 askerden 30 yaşındaki Piyade Uzman Çavuş Selçuk Can, memleketi Osmaniye'nin Düziçi İlçesi'nde 10 bin kişinin katıldığı törenin ardından toprağa verildi. Tek erkek evladının şehit olduğu haberiyle yıkılan 4 çocuk annesi 50 yaşındaki Ayşe Can, tabuta sarılıp, PKK'ya lanet yağdırdı. “Hainler” diye haykıran Ayşe Can, “15 fidanımıza nasıl kıydınız, yavrum sana doyamadım, benim biricik oğlum. Oğlum bu tabuta sığmaz. Ona özel tabut yaptırın. Oğlum boylu bosluydu. Nasıl sığdın oğlum?” diye gözyaşı döktü. 1985'ten bu yana ilçenin 28'inci şehidi olan, evli ve 1 çocuk babası Piyade Uzman Çavuş Selçuk Can'ın babası emekli öğretmen baba 55 yaşındaki İbrahim, cenaze namazının kılındığı İrfanlı Camii'nde taziyeleri kabul ederken fenalık geçirip, ambulansla hastaneye götürüldü. Acılı baba, kısa süreli tedavisinin ardından yeniden törene katıldı. Tek erkek evladının şehit olduğu haberiyle yıkılan 4 çocuk annesi Ayşe Can ise oğlunun tabutuna sarılıp, PKK'ya lanet yağdırdı. “Hainler” diye haykıran acılı anne Ayşe Can, “15 fidanımıza nasıl kıydınız, yavrum sana doyamadım, benim biricik oğlum. Oğlum bu tabuta sığmaz. Ona özel tabut yaptırın. Oğlum boylu bosluydu. Nasıl sığdın oğlum?” diye gözyaşı döktü. 2 yaşındaki kızları Buse'nin ardından ikinci çocuklarına 2 aylık hamile olan şehit eşi 27 yaşındaki Ayşe Can ise yakınlarının desteğiyle ayakta durmaya çalışırken, yaşadığı büyük acıyla gözyaşlarına boğuldu. Eşinin konuşmalarının beyninde hala yankılandığını söyleyen Ayşe Can, “Cep telefonunda hala mesajların duruyor. Telefon numaran kayıtlı. Beni kim arayacak bundan sonra. Ben bu acıya dayanamam, beni de yanına gömün” diye feryat etti.
10 BİN KİŞİ PKK TERÖRÜNÜ LANETLEDİ
Osmaniye Müftüsü Gıyaseddin Yılmaz'ın kıldırdığı cenaze namazının ardından törene katılan yaklaşık 10 bin kişi, şehidin toprağa verileceği Çamiçi Şehitliği'ne kadar 5 kilometrelik güzergahı şehidin bulunduğu ambulansın ardından yürüdü. Yürüyüş sırasında, ‘Hepimiz askeriz PKK'ya yeteriz’, ‘Askere uzanan eller kırılsın’, ‘Kahrolsun PKK’, ‘Şehitler ölmez vatan bölünmez’, ‘Apo'nun itleri yıldıramaz bizleri” sloganları attı. İlçedeki esnaf işyerlerine, vatandaşlar da evlerinin balkonlarına bayrak asarak, teröre tepki gösterdi. Cenaze törenine Osmaniye Valisi Zübeyir Kemelek, Osmaniye milletvekilleri AKP'li D. Mehmet Kastal ve MHP'li Hakan Coşkun, Gaziantep 5'inci Zırhlı Tugay Komutanı Tuğgeneral Şendoğan Kardeş, Osmaniye Emniyet Müdürü Halil Yılmaz, Düziçi Kaymakam Nevzat Şengök, Düziçi Belediye Başkanı Abdülmuttalip Öner ve çok sayıda askeri erkan ve bürokrat da katıldı.
MERSİN
ÖZ ANNE İLE ÜVEY ANNE OMUZ OMUZA AĞIT YAKTI, SLOGAN ATTI AKTÜTÜN Karakolu şehitlerinden Silifkeli 22 yaşındaki uzman onbaşı Rasim Eser memleketinde son yolculuğuna uğurlandı. Şehidin cenazesi Mersin'in Silifke İlçesi'ne bağlı Atayurt Beldesi'ndeki babaocağına son kez getirildi. Bu sırada şehidin üvey annesi 55 yaşındaki Ümmühan Eser ile öz annesi İslim Eser diğer çocuklarıyla birlikte "Şehitler ölmez, vatan bölünmez' sloganı attı. Şehit Eser için Silikfe Merkez Alaaddin Camii'nde tören düzenlendi. Şehit Rasim Eser'in doğduğunda amcası olan Ahmet ile eşi Ümmühan Eser çiftine çocuğu olmadığı için evlatlık verildiği anlaşıldı. Eltisinin çocuğunu oğlu gibi büyüten Ümmühan Eser törende şehidin öz annesi İslim Eser ile birlikte ağıt yaktı.
ADANA
Şehit Uzman Çavuş Ozan Onur İlgen’in Asker Hastanesinden alınan cenazesi önce Yurt Mahallesi 338 Sokak’taki evine, buradan da törenin yapılacağı Sabancı Merkez Camisi’ne getirildi. Şehidin annesi Deniz Vilson ile Süleyman Demirel Üniversitesi Orman Mühendisliği bölümünde öğrenim gören kız kardeşi Sevcan ve babası Ata İlgen, uzun süre tabuta sarılarak gözyaşı döktü. Şehidin İncirlik Üssünden emekli olduğu belirtilen üvey babası Robert Vilson da acılı anneyi teskin etmeye çalıştı. Daha sonra, Adana Müftüsü Mehmet Barış tarafından cenaze namazı kıldırıldı. Cenazenin omuzlara alınarak top arabasına taşınması sırasında, törene katılan çok sayıda vatandaş terörü lanetleyen sloganlar attı. Şehit Uzman Çavuş Ozan Onur İlgen’in cenazesi, top arabasındaki tören geçidinin ardından Asri Mezarlık’taki şehitlikte toprağa verildi. Törene, şehidin yakınları ve silah arkadaşlarının yanı sıra Adana Valisi İlhan Atış, AK Parti Adana Milletvekili Vahit Kirişçi, CHP Adana Milletvekili Hulusi Güvel, Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Ali Lapanta ve çok sayıda vatandaş katıldı. Şehit Uzman Çavuş İlgen’in 3 yıl önce üniversite sınavında jeoloji mühendisliğini kazandığı, ancak üniversiteye gitmeyerek askerliği tercih ettiği, bir ay önce ise Giresun’dan yeni görev yeri Hakkari’ye tayinin çıktığı öğrenildi.
KIRIKKALE
Jandarma Uzman Çavuş Hasan Aygör’ün cenazesi, Kırıkkale’nin Keskin ilçesi Armutlu köyünde toprağa verildi. Cenaze törenine, şehit Aygör’ün ailesi, yakınları, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Işık Koşaner, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Metin Ataç, Emniyet Genel Müdürü Oğuz Kağan Köksal, Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala, TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, Hak-İş Genel Başkanı Salim Uslu, Türkiye Kamu-Sen Genel Başkanı Bircan Akyıldız, TESK Genel Başkanı Bendevi Palandöken ile çok sayıda vatandaş katıldı. Törende, saygı duruşunda bulunuldu ve İstiklal Marşı okundu. Şehit Aygör’ün cenaze namazı, çevre köylerden gelen vatandaşların da katılımıyla köy meydanında kılındı. Namazının ardından şehidin cenazesi askerlerin omuzunda köy mezarlığına getirildi. Türk bayrakları taşıyan vatandaşlar, "Şehitler ölmez, vatan bölünmez" şeklinde slogan attı. Başbakan Erdoğan, bakanlar ve kuvvet komutanları, şehidin yakınlarına başsağlığı diledi. Şehit Jandarma Uzman Çavuş Hasan Aygör, köy mezarlığında gözyaşları arasında toprağa verildi.
CENAZEDEN NOTLAR Şehit Aygör’ün cenazesi Kırıkkale’deki Çallıöz mahallesindeki evinden ambulans içinde uzun araç konvoyuyla köyüne getirildi. Cenazenin ambulanstan indirilmesi sırasında şehit Aygör’ün yakınları fenalık geçirdi. Cenaze, tören alanına getirilirken, Türk bayrakları taşıyan vatandaşlar, terör örgütünü lanetleyen ve Mehmetçiği destekleyen slogan attı. Tören alanına gelen Aygör’ün ailesi, Türk bayrağına sarılı tabutun başında uzun süre gözyaşı döktü. Şehidin cenazesi köy mezarlığında toprağa verildikten sonra mezar başında askerler saygı atışında bulundu.
DTP’Yİ PROTESTO
Şehidin cenazesinin toprağa verilmesinin ardından bazı vatandaşlar DTP’ye tepki gösterdi. Vatandaşlar, köy mezarlığından ayrılan MHP Kırıkkale Milletvekili Osman Durmuş’a, "Meclis’ten PKK’lıları atın, bitsin artık" diye seslendi. Cenazenin ardından bir başka vatandaş da kalabalığa doğru "Öcalan’ı içerde beslemeyin, asın bunu" diye bağırdı.
şehitlerimizden bazıları..
Fotoğrafların tamamı
|
|
| |
|
| |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
HAYATIN ANLAMI
Süt bebeğin gülüşünde Bir demet kır çiçeğinde Hem doğumda, hem ölümde Mırıldanılan melodide 'Seni seviyorum' diyen dilde
 Şefkatle bakan bir çift gözde Yaslanılan sevgili sinesinde Almasanda verilen sevgide Beklenilenin hasretinde Hasretin içindeki özlemde
 Dua için acılan ellerde Seni bana anlatan şiirde Her sabah doğan güneşte Yaprağın üzerindeki çiğde Solmadan açan bir çiçekde
 Yaprakları sararmış bir defterde Satırlarda uçuşan harflerde Bulutlara uçup giden gençlikte Ak saçlara kavuşan senelerde Yorgun geçen günlerde
 Gerçekleşmesede, hayallerinde Seni sana anlatan türküde Hüzünlü bir gitarın tellerinde Bir köşede unuttuğun resimde Sakladığın kurdeleli saç buklesinde
 Doğuda, batıda, kuzeyde, güneyde Baktığın, gördüğün her yerde Bir yudum sevgiyle geçen saatlerde Hissedebilirsen eğer içinde Tutabilirsen eğer ellerinde
Hapsedebilirsen Yüreğinde hayatın anlami :
''SENDE !..''

|

AH DELİ GÖNLÜM AH 
Heyecandan yerinde duramıyorsun yine,
Kapıldın mı yoksa sevda seline ?
Çok söyledim sana, onurunu ayaklar altına düşürme,
Ah! deli gönlüm, sevdalandın mı yine ?
  
Gözlerimde yaş kalmadı senin yüzünden,
Bıktım artık, karşılıksız sevmelerinden.
Acı çektiriyorsun bana derinden derinden,
Ah! deli gönlüm, sevdalandın mı yine ?
  
|
Senin yüzünden uykusuz geçiyor gecelerim,
Aşk sarhoşusun yine, ama üzülen benim.
Yeter artık, yoksa işine son veririm,
Ah! deli gönlüm, sevdalandın mı yine ?
  
Seveceksen karşılık bul, o kutsal sevgine,
Gelip geçici hevesler, senin neyine,
Herkes gülüyor bak, senin bu haline,
Ah! deli gönlüm, sevdalandın mı yine ?
  
Uslan artık deli gönlüm, düşün beni de,
Ben istemez miyim ahu gözlü bir güzel, sevsin seni de,
Ama bir gün, yok olacağız bu sevda selinde,
Ah! deli gönlüm, sevdalandın mı yine ?
  
Bak deli gönlüm, yine darbe yiyeceksin,
Karasevdaya tutulup, erim erim eriyeceksin,
Başını taşlara vurup, çok acı çekeceksin,
Yalvarıyorum sana gönlüm, sevdalanma yine....

SEVMEK DEDİM
" SEVMEK ? " dedim ;
" YOLUNA ÖLMEK " dedi;
" YOL ? " dedim;
" ALIP BAŞINI GİTMEK " dedi.
" GİTMEK ? " dedim;
bir " Ahh... " çekip: " DOSTLARDAN AYRILMAK " dedi.
" DOST ? " dedim;
durdu bana baktı, " DOST ... " diye mırıldandı ve "
YÜREĞİME NASIL KOYSAM BİLEMEDİĞİM " dedi.
" YÜREK ? " dedim;
" DÜNYALARI İÇİNE SIĞDIRAMADIĞIM " dedi.
" DÜNYA ? " dedim;
" HAYATIN BIR YÜZÜ " dedi.
" YÜZ ? " dedim;
" ARDINDA NE GİZLİ BİLEMEDİĞİM " dedi.
" GİZ ? " dedim;
" HEP ÇÖZMEYE ÇALISTIĞIM " dedi.
" ÇALIŞMAK ? " dedim;
" BİTMEYECEK ÖYKÜ " dedi.
" ÖYKÜ ? " dedim;
" BİNLERCESİNİ İÇİMDE GİZLİYORUM" dedi.
" GiZLEMEK ? " dedim;
" iŞTE HERŞEYİN BİTİMİ " dedi.
" ŞEY ? " dedim;
" SEVDA " dedi.
" PEŞİNDEN KOŞTUĞUM " dedi.
" KOŞMAK ? " dedim;
" HAYAT BİR MARATON " dedi.
" HAYAT ? " dedim;
" ÖYLE KISA Kİ ... " dedi.
" NİÇİN KISA ? " diye sordum;
" YAŞANACAK ÇOK ŞEY VAR, ZAMAN YOK " dedi.
" YAŞANMASI GEREKEN NE VAR " diye sordum;
" AŞK " dedi.
" KAÇ KERE ? " diye sordum;
" BİN KERE " dedi, " MİLYON KERE ... "
" NEDEN BİR KERE DEĞİL ? " diye sordum;
" BÜTÜN AŞKLARIN TOPLAMI, SONRADAN ULAŞIRSIN EN YÜCESİNE AŞKIN " dedi.
" ÖNCE ONA VARSAM OLMAZ MI ? " diye sordum;
" KEŞKE OLSA " dedi, " AMA ÖNCE YORULMAK GEREK "
" ACI ÇEKMEK Mİ ? " diye sordum;
" EVET, AŞK ACISINDAN YOK OLMAK " dedi.
" YOK OLUNCA ? " dedim;
" İŞTE GERÇEK AŞKI O ZAMAN YAŞAMAYA BAŞLARSIN " dedi.
" GERÇEK AŞK ? " dedim;
" BÜYÜK O ! " dedi.
" Durdum. Durdum. Ve sustum "
" NEDEN SUSTUN ? " diye sordu;
" YÜREĞİM TİTREDİ SANKİ " dedim.
" NEDEN ? " diye sordu;
" BİLMİYORUM " dedim. " BÜYÜK O ! "
" EVET " dedi, " BÜYÜK O ! "
" NEREDE ? " diye sordum;
" HER YERDE " dedi.
" NASIL ? " diye sordum;
" YÜREĞİNİ AÇ ! " dedi.
" YÜREĞİMİ AÇMAK ? " dedim;
" BİR TEBESSÜM İLE BAK HER ŞEYE " dedi.
" TEBESSÜM ? " dedim;
" HER KAPININ ANAHTARI " dedi.
" KAPI ? " dedim;
" GİRMEDEN BİLEMEZSİN " dedi.
" YA KORKU " dedim;
" BİLİNMEYENDEN KORKAR İNSAN " dedi.
" BEN BİLMİYORUM " dedim;
" NEYİ ? " diye sordu;
" BEN i " dedim;
" NİÇİN ? " diye sordu;
" BEN KİMİM ? " diye sordum;
" SEVGİYLE BESLENENSİN " dedi.
" KİMİN SEVGİSİYLE ? " diye sordum;
" O nun " dedi.
" Durdum. Durdum. Yine sustum "
" KİMSİN ? " diye sordum;
" SEN İM !! " dedi.
|

UNUTTUĞUM SÖZCÜKLER
Nerede olduklarını unuttuğum
Sözcüklerimi çıkardım
Daha bir kırılgan buldular beni
Bir yerlerde gizlice acıdığını
Düşündüğüm yaralarıma
Dokunmak istediler
izin vermedim

Oysa yeniden yazmalı |
İrinleri akıtmalı
Dokunmalı yaralara
Başka türlü nasıl yenileneceksin
Yeni bir dokunuşu
Yeni bir bakışı
Yeni bir deyişi

İçinde kuşku olmadan
Nasıl karşılayacaksın
Yeniden yazmalı evet
Yaraların iyileştiğini görmeli
Unuttuğun sözcükler
Bir kez daha dokunmalı yaralarına
Dokunuşlara bakışlara

Deyişlere inancı göstermek için
Aldatılmışlık geçmişten gelen bir yara
Kendi yalnızlığında
Çürümeye mahkum edecek olan onu
Nerede olduğunu
Unuttuğun sözcüklerindir

Atmaca

|

Okyanus Yürekli Tüm Dostlara
Su kendine sırdaş arıyordu,Önce buluta verdi sırrını
Ağır geldi sır buluta,Sağanak sağanak döktü suyun tüm sırlarını.
Sonra göle gitti su ona anlatti derdini..Bu arada bulut suyun sırrını
yağmur yapıp, dolu yapıp, kar yapıp savurduğu için zaman zaman
taşıyordu göl ve suyun sırrı iyice açığa cıkıyordu.Sonra nehire verdi
su sırrını ,nehir aldı suyun sırrını çekti gitti.Dereye verdi. Dere biraz
daha yavaş olsada nehirden, oda götürdü suyun sırrını bir baksa
bilinmeze.Çağlayanlar, şelaleler akarsular..Hepsi
kayboluyordu bir anda.Sonra bir gün su takip etti dereyi
dere okyanusa kavuşunca fark etti su,bütün sırlarının
akarsularla, çağlayanlarla, ırmaklarla ,Okyanusa
taşındığını Karar verdi su sırrını okyanusa verecekti
öylede yaptı .Tüm sırlarını okyanusa verdi. Artık suyun
sırrını okyanustan başkası bilmiyordu.Ne taştı okyanus
ne de bir başkasına taşıdı suyunsırrını,nedekurudu.
Geçen karşılaştık suyla bir bardaktaydı.Suskundu..
Cok uğraştım konusturamadım.
Ben tam giderken DUR dedi su.
Durdum..
OKYANUS YÜREKLİ DOSTLAR BULMADAN SAKIN KONUŞMA!!!
''Taşıyamazlar, kaldıramazlar senin yükünü, Canını yakarlar, utandırırlar ''dedi.
"ÇEVRENİDE HEP OKYANUS YÜREKLİ DOSTLAR OLMASI DİLEĞİYLE" ..
|

Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk
kez.... Biri tıpta okuyordu, öbürü
mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir
kere, bir kere, bir kere daha
karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı
duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler,
çok genç... Birbirileriyle konuşacak
cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama
sonunda başrdılar. İkisi de her sabah
otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı
aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığı için
o duraktan binmişti otobüse, kız ise
ablasında.... Sırf birbirilerini görebilmek
için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp,
şehrin öbür ucundaki o durağa, onların
durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler
bir süre sonra...
Okullarını bitirince hemen evlendiler.
Mutluydular hem de çok mutlu... Bazen
işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine
sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri
hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu
zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor
ve ünlü bir mimar olduklarında da hep
mutluydular. Zaman aşımına uğrayan,
alışkanlıklara yenik düşen, banka
hesabında para kalmadığı için ya da tam
tersine o hesabı daha da kabarık hale
getirmek uğuruna bitip-tükeniveren
sevgilerden değildi onlarınki... Günler
günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri
de büyüdü, büyüdü... Tek eksikleri
çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi
sürecine rağman çocuk sahibi olmayınca,
"bütün mutlulukların bizim olmasını
beklemek, bencillik olur" diyerek devam
ettiler hayatlarına. Çocuk yerine,
sevgilerini büyüttüler... "Senin için
ölürüm" derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama
ve adma "Hayır, ben senin için ölürüm"
diye yanıt verirdi hep...
Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde
bir not görürdü kadın, "Bir tanem,
kütüphanenin ikinci rafına bak...."
Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not
olurdu, "Mutfaktaki masanın üzerine bak
ve seni çok sevdiğimi sakın unutma"
Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba
sevgi dolu notları okuya okuya koşturan
kadın, sonunda kimi zaman bir demet
çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar,
kimi zaman da pahalı armağanlarla
karşılaşırdı... Aldığı hediyenin ne olduğu
önemli değildi zaten....
Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne
kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine
ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına
ama kırklı yaşların ortalarına
geldiklerinde, daha az çalışmaya karar
verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve
muayenehanesinde hasta kabul etmeye
başladı. Kadın da mimarlık bürosunu
kapadı ve sadece özel projelerde
görev aldı.
Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı. Bir
gün sahilde dolaşırken, harap durumda
bir ev gördü kadın, üzerinde "satılık"
levhası asılı olan. "Ne dersin, bu evi alalım
mı?" dedi adama. "Bu viraneyi yıktırır,
harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda
çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları
kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi
yapalım burayı..." "Sen istersin de ben hiç
hayır diyebilirmiyim?" diye yanıt verdi
adam. "Amerika'daki tıp kongresinden
döner dönmez ararım emlakçıyı... Kaç para
olursa olsun, burası bizimdir artık...."
Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını
bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam
Amerika'ya giderken. Her gün, her saat
konuştular telefonla.
Gözyaşları içinde kucaklaştılar
havaalanında. Fakat birkaç gün sonra,
kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti
kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor,
konuşmaktan kaçınıyordu. Onu
neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı
ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç
beklemediği bir cevap aldı: "Canım, o ev
bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi
o evi unut..."
Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış
insanlara daha da acı, daha da çekilmez
gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik
misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı
adama, "Senin için ölürüm, biliyorsun, ne
olur anlat" diye dil döktü boş yere...
Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve
sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona
ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara
çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla
kanıyordu yüreği...
Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve
bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına
dert yanarken, "Artık dayanamıyorum,
sana söylemek zorundayım" diye sözünü
kesti arkadaşı. "O, seni aldatıyor. İş
yerimin tam karşısındaki restoranda genç
bir kadınla yemek yiyiyor her öğlen. Sonra
sarmaş dolaş biniyorlar arabaya...." "Sus,
sus çabuk, duymak istemiyorum bu
yalanları" diye bağırdı kadın. Onca yıllık
arkadaşını, kendisini kıskanmakla
suçladı.... Ertesi gün, öğle vakti o
restoranın hemen karşısında bir köşeye
sindi sessizce ve peri masallarının sadece
masal olduğunu anladı... Kocasının
eskiden aynı hastanede çalıştığı genç
çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen
evlerinde ağırladıkları kadına nasıl
sarıldığını gördü adamın...
Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen
bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona
sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak
haykırdı suratına her şeyi. İnkar etmedi
adam. Zamanla duyguların değişebildiği,
insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık
aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve
bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan
çıkarken, "son bir kez kucaklamak isterim
seni" diyecek oldu ama kadın, "defol"
dedi nefretle...
İlk celsede boşandılar... Modern bir aşk
hikayesinin böyle son bulmasına
kimse inanamadı. Arkadaşlarının
desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın.
Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika'ya
yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız
kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince,
ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini,
en az onun kadar yoğun bir duygu olan
nefretin kalması için dua ediyordu.
Aradan bir yıl geçti... Her şeyin ilacı
olduğu söylenen zaman bile, kadının
derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla
çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı
açtığında, karşısında o kadını gördü. "Sen,
buraya ne yüzle geliyorsun" diye
bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. "Lütfen,
içeri girmeme izin ver, mutlaka
konuşmamız gerekiyor." dedi genç kadın.
Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle
konuşmaya başladı: "Hiçbir şey göründüğü
gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir
saat önce öldü. Geçen yıl Amerika'daki
kongre sırasında öğrendi hastalığını ve
yaklaşık bir senelik ömrü kaldığını. Buna
dayanamayacağını, hep söylediğin gibi
onunla birlikte ölmek isteyeceğini
biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak
için, benden sevgilisi rolünü oynamamı
istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte
Amerika'ya yerleştiğimiz yalanını yaydı.
Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının
karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor
ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı.
Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son
anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi
istedi..." Gözlerinden akan yaşları
durduramayacağını biliyordu kadın.
Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline
tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra
akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü
kağıt duruyordu kutuda. İlk kağıtta,
"Lütfen bütün notları sırayla oku bir
tanem" diyordu... Sırayla okudu; "Seni çok
sevdim", "Seni sevmekten hiç
vazgeçmedim", "Senin için ölürüm derdin
hep, doğru söylediğini bilirdim." "Fakat
benim için ölmeni istemedim" "Şimdi bana
söz vermeni istiyorum." "Benim için
yaşayacaksın, anlaştık mı?" son kağıdı
eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu
gördü kadın... Ve son kağıtta şunlar
yazılıydı:
"Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye
göre yaptırdım. Kocaman terasta
martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni
izliyor olacağım...."
|
" atmaca..okyanus "
|
BİZ NE AYRILIKLAR GÖRMÜŞ
ADAMIZ
Gitmek istiyorsan gidebilirsin
Biz ne ayrılıklar görmüş adamız
Çekinme sen de vur sırtımdan beni
Biz ne ihanetler görmüş adamız
Aldırma sen benim yalnızlığıma
Aldırma sen benim gözyaşlarıma
Boşver sende kalmış yarınlarıma
Biz kadere çelme takmış adamız.
Sevsen gidemezdin sevsen bırakamaz
Sevsen çıldırırdın seven ne yapmaz
Git bu ateşte beni kül etmez yakmaz
Biz ne cehennemler görmüş adamız
Hadi daha çabuk daha acele
Git başka kollara git güle güle
Sen de unutursun adımı bile
Biz ne vefasızlar görmüş adamız
Hep aynı hikaye hep aynı masal
Sen bu şarkıyı git başka yerde çal
Al yanı başımdan gölgeni de al
Biz ne yalnızlıklar görmüş adamız
|

BİR SEN EKSİKTİN
Yıllardır çektiğim yetmezmiş gibi
Karşıma sen çıktın bir sen eksiktin
Kaderime borcum bitmezmiş gibi
Bahtıma sen çıktın bir sen eksiktin
|
Zalimsin diyemem az gelir sana
Bana karlar yağar yaz gelir sana
Derdinden ölsem de naz gelir sana
Yoluma sen çıktın bir sen eksiktin

Bir bulsan yakarsın külümü bile
Dikene satarsın gülümü bile
Yaşarken arattın ölümü bile
Karşıma sen çıktın bir sen eksiktin.

|
BANA BUNU
YAPMAYACAKDIN
Bana bunu yapmayacakdın
Öyle sırtımdan vurmayacaktın beni
Gelişin gibi onurlu olmalıydı gidişin
Ve öylesine gururlu bitişin
Gel gör ki kötü oynadın bu oyunu
Erken düşdü masken yüzünden
Demek sen içinde büyütdüğüm bir dev değil
Bir hiçdin
Görüyorsun işte
Gittin vede bittin.......
Bana bunu yapmayacaktın
Böyle bir hançerle yıkmayacakdın beni
Bir ihanetin adresi olmamalıydı ayak izlerin
Yoksa benmi yanlış tanıdım seni?
Yoksa hep kirli miydi senin denizlerin?
İşte ellerimde
Suç ortağım bir sinema bileti
Bir pastane köşesi
Bir tiyatro gişesi.
Bu kadar ucuza gitmeyecekdin
Sigara dumanlarında harcamayacakdın bu askı
Ve aşk cellatlarına meze yapmayacakdın beni
Şimdi boş bir mezar bulsam
Seni böylesine sevdiği için
Oraya bırakırdım kalbimi
Bana bunu yapmayacakdın
Böyle küsdürmüyecekdin şiirlerimi
Kan kırmızı yağmurlar
Yağdırmayacaktın gecelerime
Kanatlarını kırmayacakdın umutlarımın
Beni böyle çıldırtmayacakdın!
Artık
Adın ihaneti çağıştırıyor bana
Ve tadın bir yılanın en öldürücü zehiri
Söyle
Şimdi hangi yüreğe saplıyorsun
O acımasız hançerini?
Bilki
Bundan böyle
Yasaklanmış kitaplarım gibisin bana
Yaklaşmam yasak
Dokunmam yasak
Ve ömrümce
Sarılmam yasak sana!........
|
|
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|


Kapındayım ...
Ne gövdemi ayaklarının altına serecek ateş var yüreğimde ...
 Ne de cebimde sorular ...
Sevmeyi arayan yorgun gönlümün,
Sessiz ama arzulu çekiştirmesinin peşinde ...
 Kapındayım ...
Bugün böyleyim işte ...
Bazen böyleyim.
Yangınımın alevleri susar ...
Fırtınam diner ...
 Tatlı bir başağrısını katık edip, ruhuma ayna ararım anlamak için ...
Bir limana sığınır gibi ...
Kapındayım işte.
Uzaktan gelmedim; zaten biliyorsun ...
 Ben bu Mahallenin çocuklarından artakalanım ...
Bir taş koyamadım belki bir Taşın üstüne ...
Ama hiç yıkmadım.
Ondandır;
 Bir yanım hüzün, bir yanım teselli ...
Benimkisi ...
Ahir zaman yiğitliği!
Kapındayım ...
Ne gövdemi ayaklarının altına serecek ateş var yüreğimde ...
 Ne de cebimde sorular ...
Yetecek yorgun Gönlüme,
Hatırlanmak ...
Fazlasında gözüm yok ...
Başladığım yerde bitirmek umuduyla ...
 Kapındayım ...
|
|
|
|
|

Bir bilsen, bir anlasan seni nasıl sevdim,
 Yüreğimi deli gibi sana nasıl kaptırdım,
Çaresizce gecelerce senin için ağladım...
Ama Sen Bilemezsin, Sen Hiç Sevmedin Ki!!!
 Umutsuz bir bekleyişti benim ki belki
Yine mi ' YOKSUN ' diye haykırdığım saatlerde,
Kaderime bir 'İSYANDI' sevdamın sesi...
 Ama Sen Bilemezsin, Sen Hiç Sevmedin Ki!!!
Bir bilsen, bir anlasan seni nasıl sevdim,
Yüreğimi deli gibi sana nasıl kaptırdım,
 Çaresizce gecelerce senin için ağladım...
Ama Sen Bilemezsin, Sen Hiç Sevmedin Ki!!!
mutsuz bir bekleyişti benim ki belki
Yine mi ' YOKSUN ' diye haykırdığım saatlerde,
 Kaderime bir 'İSYANDI' sevdamın sesi...
Ama Sen Bilemezsin, Sen Hiç Sevmedin Ki!!!
Bak yine elimde kalemim, yine defterim
 Yine acı bir türkü dilimde dolanan,
////..Seviyorum be, seviyorum seviyorum..///
Ama Sen Bilemezsin, Sen Hiç Sevmedin Ki!!!
 Hep seni düşündüm, sen vardın hayallerimde
Bir rüyaydın bir düştün, bazende bir KABUS...
Seni sevdim, sana inandım,
seni SEVMEYİ BİLE SEVDİM...
 Ama Sen Bilemezsin, Sen Hiç Sevmedin Ki!!!
Acı bir yalan senden geriye kalan şimdi,
Bir ümitsizlik kalbimin taaaa içine kazılan,
Ne kadar zor bir bilsen
SENİ SENSİZ YAŞAMAK...
Ama Sen Bilemezsin, Sen Hiç Sevmedin Ki!!!
 Eminim bu satırları okurken içten içe kızacaksın,
Bende'SEVİYORUM'demeye cesaret bulamıyacaksın
 Sen hiç sevmedinki beni!!!!!


sadece konuk ol
renksiz silik sayfalarıma,
ama biraz yanımda kal.
 sırılsıklam olucağımız büyük günün hatırına,
durgun sulardan taşan
deli dalgalarımda ,
ellerini bile ıslatma.
kimsesiz kıyılarımda
sadece öylece kal.
 içinde pembe yazılarla sevda yazanlardan,
en aşklısından,
yazarı kayıp
sadece ikimizin bildiği bir hikaye ol.
biraz benimle kal
 kendimi başıboş bıraktığım
varoş sokaklarda,
üzerimde dolaşan
gölgeden bulut ol.

|
|
| Etiketler: |

Film Çoktan Bitti...
Hayat bir film değil mi?
 Bazen başrolde oynarız bazen de figüran olarak.
Rollerimizi de bize seçtirmezler
Verirler elimize oynarız ister istemez.
 Beğenmesekte bazı sahneleri kabul ettiremeyiz
Yönetmene.
Başkası yazmıştır senaryoyu.
Kah dram oynatırlar
Kah komedi.
Bazılarına mutluluk rolleri veriliyor
 Bazılarımıza da hep gözyaşı.
Bazen düşünürüm
Bana niye hep düş ile gerceğin
 Ayrılmadığı bir flimde rol veriliyor diye.
Bu rolde sevgiden nasibini alamamış
Birini oynatıyor hep yönetmen.
 İsyan etsemde değiştirmiyor
Rolümü.
Hayat bir film gibi işte...
Bazıları yaşıyor uzun metrajlı
 Bize de düşüyor kısa metrajlı...
Dünyada yaşayan ne kadar insan varsa
O kadar film çevriliyordur değil mi?
 Senaryosunu bilmediğimiz.
Herkes farklı yaşıyor hayatı.
İster yaşanılan film mutluluk
İsterse hüzün dolu olsun.
 İsterse kısa veya uzun metrajlı olsun
Filmin sonunda
Ya "The End" yazıyor
Ya da "BİTTİ"
Seni yağmalamışlar kuytularda
Korkuların nefes nefese
Yüreğinden bıçaklanan sevdalarda
Pişman mısın kendine düşman mısın?
Hep yanlış sevdalara
Çiçeklenmiş kuruyup savrulmuşsun
Hasretin çıldırıyor
Anılara gecelere sığmıyorsun
Şu soğuk duvarların dili olsa anlatsa
Keşke neler çektiğini
Buz gibi yastıklara sarılıp
Da sabahı nasılda zor ettiğini
Ağlıyor ağlıyorsun
Artık gülüp geçiyorsun
Aşklara inanmıyorsun!
Yorgunsun biliyorum
Oysa bir tek sözcük yeterdi anlatmaya
Saçların o elleri özlüyor
Çığlar yuvarlanıyor
Ömrünün uçurumlarında
O en saklı yerinde ağlayan kahkahalar
Hangi yasak umudun ihanetidir
Birer birer kopartmışlar
Büyüttüğün çiçekleri
Anlıyor musun?
Oysa sen anılıyor, ağlıyorsun!
Yaprak döken gençliğinin satır aralarında
Altı kırmızıyla çizilmiş
Ve tırnak içine alınmış
Suskunluğun başharflerisin
Şehirler uyurken boğazına sarılırken öfkeler
Bu gizli gülmelerin
Bu sessiz ağlamaların nedir anlamı?
Sen hangi mevsimin yağmurusun?
Yoksa!
Ağlıyor musun?


yüReĞimi uYutmAyA gidİyoRum
 Canım yanıyor,
tüm kelimelerim
tükenmiş,kaynağını bulamayan su gibiyim,deli gibi
çağlarken akamıyorum.
Duvarlar mı örülmüş
aşkın önüne,setler mi çekilmiş...
Buradayım diyorsun,
yüreğim yüreğinde.
Neden hissetmez
yüreğim yüreğini.
Suretin yanımdayken,ruhun
ruhumla neden buluşamıyor .
Neden ulaşamıyorum yüreğine.
 Derin uykulara çekilme vaktidir şimdi.
Yorulan yüreğimi uyutma vaktidir.
Ben beynimle sevmeyi öğrenemedim sevgili,
oysa ki
sizin dünyanızda aşk farklı,yüreğimle seviyorum
derken beyninizle seviyorsunuz.
Sorguluyor,yargılıyor ve kararlar alıyorsunuz,oysa
ki duygular sorgulanmayı sevmez ne hissediyorsan
onu yaşamak istersin.
Yargılanmaktan
hoşlanmaz,kırılır.
 Aşk coşturandır,heyecanlandırandır,beklenendir,
özlenendir,tektir,parça parça yaşanmaz aşk.
Bir parçasını
şimdi yaşayayım nasılsa seviyor benimdir
diyemezsin..!!!!
her an gidebilecek kadar hassastır aşk.
Seviyorsa kalır diyemezsin,aşktan bu kadar kolay
gidilebilir mi diye sorgulayamazsın.
Duygular
akamazsa ruhuna ve çarparsa duvarlarına,unutma
aynı şiddette geri döner geldiği yere.
 Ben senin dünyanda ki aşkı anlayamadım sevgili.
Öğrenmeye çalıştım.
İçim acıdıkça, acıyan
yanlarımı sevginle iyileştirmeye çalıştım.
Bir
gülüşün unutturdu bazen acılarımı,bir öpüş
döndürmeye yetti başımı.
Sevgi sözcüklerinle
zirveye tırmandım ve o zirvede kaybolmamak için
sıkı sıkıya tuttum ellerinden.

Hayatımda esen
rüzgarımdın benim.
Ve o rüzgarın dinmemesi için
tanrıya yakarışlarımdın.
Anlık değildi sevmelerim
her ne kadar anlarda sevmeye çalışsam da seni diye
kelimelere dokunuşlarım.
İçim acıyor şimdi sevgili,
yüreğimi uyutma
vakti,senin dünyanda ki gibi sevmeyi beceremedim.

Aşk beynimizi uyuşturmak için kendi kendimize
söylediğimiz yalanların toplamıdır somut
dünyanızda,ben soyut dünyamda gerçeklerimle
mutluydum.

Ey sevgili sebebini bilmediğim hayal kırıklıklarınla
dolu şu an yüreğim.
Sen beni,ben seni anlamaya
çalışırken yorulan yüreğimi uyutmaya gidiyorum.

Yürek olmadan yaşanabilirse bir sevda hala senin
aşk dediğin yerdeyim ,bekliyorum.
Öğret bana dünyanda ki aşkı,sen benim dünyamda
ki aşka aşık oldun,çünkü aşk benim dünyamda çok
güzel,çok özel,sende öğret bana sende ki
aşkı,gönüllüyüm öğrenmeye.
Yürek olmadan aşk
oluyorsa öğret bana sana dair ne varsa,
!!!.ben yüreğimi avutmaya gidiyorum.!!!
SEN BİR DÜŞTÜN Bu kırık bir hayatın, yıkık güncesi. yavaş yavaş okumalısın tüm satırları. Sen ki;dudaklarında gevelerken cümlelerimi, bir kez anlamadın ne söylemek istediğimi? bu yıktığın bir yüreğin serzenişi say... say ki; kırık bir hayatın, yıkık güncesi.
Artık bırakıyorum tüm tutunduklarımı! ki; her tuttunduğum da beni hep bırakmadılar mı? Şimdi susuyorum en susulası dilde.... konuştuğumda da hep susturulmadım mı?
ucundan tutunmaktan yorulduğum hayatım! hiçliklerin eteğinden çekiştirirken umutları, sen ki; uğruna ağlarken kendimden utandığım! düşlerinden düşerken ben alaşağı; bir rüyaydın sen, hıçkırıklarla uyandırıldığım.
sonunu bilemediğim yarınlarım ve; bilmek istemediğim yarım kalmışlığım... sus şimdi! sus sonsuza dek! suslarında takıldı kaldı hep susamadıklarım. kaçılası uçurumlara atlarken tepetaklak ben, susuyorsun düşmelerime, düşmelerim ki; hep düşlerine tutunduklarım.
şiirlerimden elbise diktim bütün ayrılıklarıma, ayrılıklarım ki; her tarafını yamaladığım. Bütün yamalarımı söktüm şimdi! bu yüzden bu kadar savunmasızlığım. sen bir düştün, sen bir hayattın. İşte bu yüzden ben; düşlerinden düşürülmüş bir hayattayım. gözbebeğimde ki parçamsın, akıtamadığım... sen bir düştün sevgili, sen bir hayattın! sen bir mevsim, sen diğer yarımdın. ve şimdi sen; sen bir ''hoşçakal'', bir ''elveda''sın! |
|
|
|
|