atmaca 的个人资料Bu ülkeyi vatan yapan Şe...照片日志列表更多 工具 帮助

OKYANUS YÜREKLİ KIZ

 

  HAYATIN ANLAMI 

 
Süt   bebeğin  gülüşünde
Bir  demet  kır  çiçeğinde
Hem  doğumda,  hem  ölümde
Mırıldanılan  melodide
'Seni seviyorum'  diyen  dilde


Şefkatle  bakan  bir  çift  gözde
Yaslanılan  sevgili  sinesinde
Almasanda  verilen  sevgide
Beklenilenin   hasretinde
Hasretin  içindeki  özlemde


Dua  için  acılan  ellerde
Seni  bana  anlatan  şiirde
Her  sabah  doğan  güneşte
Yaprağın  üzerindeki  çiğde
Solmadan  açan  bir  çiçekde


Yaprakları  sararmış  bir  defterde
Satırlarda  uçuşan  harflerde
Bulutlara  uçup  giden  gençlikte
Ak  saçlara  kavuşan  senelerde
Yorgun  geçen  günlerde


Gerçekleşmesede,   hayallerinde
Seni  sana  anlatan  türküde
Hüzünlü  bir  gitarın  tellerinde
Bir  köşede  unuttuğun  resimde
Sakladığın  kurdeleli  saç  buklesinde


Doğuda, batıda,  kuzeyde,  güneyde
Baktığın,  gördüğün  her yerde
Bir  yudum  sevgiyle  geçen  saatlerde
Hissedebilirsen  eğer  içinde
Tutabilirsen  eğer   ellerinde

Hapsedebilirsen   Yüreğinde
hayatın anlami :

 ''SENDE !..'' 


 

尚未添加列表。

视频

没有添加内容。

Windows Media Player

 

  

  

 

 
 

 

 

red261.gif

 

ALYAZ

 

 

 

 

         

iSTiKLAL MARŞI

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak!
O benimdir, o benim milletimindir ancak!

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül... ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal.
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklal.

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım;
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar.
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
'Medeniyyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın,
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı.
Verme, dünyâları alsan da bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.

Rûhumun senden ilahî, şudur ancak emeli:
Değmesin ma' bedimin göğsüne na-mahrem eli!
Bu ezanlar-ki şehâdetleri dinin temeli-
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım.
Her cerîhamdan, İlâhi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır  rûh-ı mücerred gibi yerden na'şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım!

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl;
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet,
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl!

Mehmet Akif Ersoy

           
c12707zm1.gif

 

 

  

 

  

 

    
y1pXdwWN5wNh2_v1YJAkNqDtkPZAIY0g2nmKjM9l1xxt1RGKNlzc6Y2tx-L2ZxCFV4MMRpMluEoYB4
 
 
 



 
 
   
Ancak sirtina aldigin yukle istenen mesafeyi asabilirsen, ucret alabiliyorsun.
Aksi olursa, sIkinti cekiyorsun!
Bunu dusunuyordum. Yanimdaki hamalla yola ciktik.
Ihtiyardi... ... Kendinden buyuk bir yuk almisti.
Benim sirtimda ise birkac bavul vardi sadece, .........onunkinin ceyregi...
Diyordum ki icimden "Cok gitmeden kivrilirsa titreyen bacaklari, yuklenirim sirtindaki yukun yarisini!.."
 Nitekim, cok gecmeden dedi ki: "Mola vakti. Gel biraz dinlenelim!. ..''
"Ne molasi'' dedim.... ona hayretle. ''Ben daha terlemedim!. ."
 
Sozume aldirmadi. Durdu. Coktu. Salarken yukunun ipini "Sen de dinlen hadi" dedi. Benim canim sIkilmisti bu ise.
Genc oldugumu, ondan kuvvetli oldugumu, bunun gibi bir bunakla yola cikmamin ne buyuk hata oldugunu dusunuyordum.
ihtiyar, bir bacagini azicik uzatmis halde sessizce dinleniyorken, ben huzursuz bir sekilde ayakta dolaniyordum.
Bir saat kadar sonra yine durdu, oturdu, dinlendi. Ben kizginlikla dolandim etrafinda...
 
"Yukunu indirip sen de dinlen", demesine aldirmadim, ona daha cok kizdim...
Sonra yine durdu. Bana da "dinlenmemi" soyledi yine ama dinlenmedim.
Yarim saat sonra "dinlenelim mi" diye sordu, aksi aksi basimi salladim...
Kacinci molasiydi hatirlamiyorum, birden bire dizlerimin bagi cozuldu.
 
Kafamin icinde ucusan kara kara sinekler sustu, cokup kaldim.
Kayis kolumdan cikti, sirtimdaki bavullar kaydi.
Ne kadar zaman gectigini fark etmedim.
Uyumustum da uyandim mi, yoksa bayilmistim da ayildim mi anlamadim...
 
Baktim kendi kocaman yukunun uzerine benim bavullarimi da baglamisti.
Kucuk tasina birazcik su koyup dudagima dayadi, ictim.
Sonra koluma girerek; "Hadi kalk, dedi. Bana yaslan.
Agir agir gider ve bir sure sonra gene dinleniriz."
Dedigini yaptim. Omzundan guc aldim, ama asil anlattiklari iyi geldi bana.
 
"Ben yillarin hamaliyim, dedi. Nice pehlivan yapili adamlar gordum.
Cogu, dinlenmek istemediklerinden, yukleriyle birlikte kendilerini de topraga serdi sonunda...
Yolda gordugumuz sacilmis kuru kemiklerin cogu, anlattigim bu insanlara ait...
Halbuki bir yuku "tasimak" bizim isimiz, "altinda ezilmek" degil!..
 
Unutma ki bir yuk tasidikca agirlasir. Dinlenerek sen yukunu hafifletiyorsun!
Belki gunun birinde hamalligin sekli degisir. Belki o gunleri ben goremem.
Ama sen kavusursan o zamanlara, aman ha, kafanin icinde de sakin yuk tasima...
Aksamlari birak ve hafifle...
Sabah dinlenmis olarak yeniden tekrar tasirsin yukunu.
Bizim isimiz, bugunu yarina tasimak, bugunun altinda yok olmak degil.
Cunku yarinlarda bizi bekleyenler var, tasidiklarimizi bekleyenler var... 

 

  

 
 

    

 

 

 

 

 

 

 
 


 

     

 
         

                                                  
         
      

 

 

 

   

 

 
              
        

        

 

 

  

          

 

  

 

        

 

 

   

    

                                                            
  
请稍候...
很抱歉,您输入的评论太长。请缩短您的评论。
您没有输入任何内容,请重试。
很抱歉,我们当前无法添加您的评论。请稍后重试。
若要添加评论,需要您的家长授予您相应权限。请求权限
您的家长禁用了评论功能。
很抱歉,我们当前无法删除您的评论。请稍后重试。
您已超过了一天之内允许提供的评论数上限。请在 24 小时后重试。
因为我们的系统表明您可能在向其他用户提供垃圾评论,您的帐户已禁用了评论功能。如果您认为我们错误地禁用了您的帐户,请联系 Windows Live 支持部门
完成下面的安全检查,您提供评论的过程才能完成。
您在安全检查中键入的字符必须与图片或音频中的字符一致。
oktaycem发表:

 

KUSKUNLERIN BARISTIGI, SEVENLERIN BIR ARAYA GELDIGI, RAHMET VE SEFKAT DOLU GUNLERIN EN DEGERLILERINDEN OLAN KURBAN BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN.....

 

6 小时以前
oktaycem发表:

Sevgi, insanlara bağışladığımız bir duygu, bir armağan. Bu yüzden bazen tek taraflı da olabiliyor ve bu yüzden bunu hiç tanımadığımız insanlara da bahşedebiliyoruz.
Severek yaşamak güzeldir, severek yaşamanın güzelliğini ve önemini farkedenler de güzeldir… Dünyada bir şey olabilmenin ötesinde çok daha önemli bir şey var aslında; insan olabilmek. İnsan olabilmenin koşulu ise tek; yüreğinde sevgi taşıyabilmek. Yoksa kim olduğumuz, nereden geldiğimiz, hangi ülkenin pasaportunda adımızın yazılı olduğunun ne önemi var. Bu dünyada sadece insan değil miyiz.

Herman Hesse diyor ki,‘’Ben vatanseverim ama, önce insanım. Her ikisinin bir arada yürümediği yerde daima insana hak veririm’’ Başkalarının hep ayrılan yanlarını değil, birazda ortak yanları ortaya çıkarılmaya çalışılmalı, sonradan yaratılan ve dayatılan dil, mezhep, ırk, tarikat, kültür, bölgecilik şeyhlik aşiretcilik gibi kavramlar yüzünden ve o kavramların kutsanmasından çıkan savaşlara, katliamlara, haksızlıklara karşı durulması gerekmiyor mu? İnsanlığın ortak değerleri olan hoşgörü, sevgi, saygı, barış, özgürlük, bireysel hak, adalet gibi evrensel değerlere inanmakta kimin ne zararı olabilir, insani duygulardan yoksun ve insanlıktan nasibini alamamış sırtlanlardan başka.

Yılgınlıkların yorgunlukların damarlarımızda dolaşıyor olması bizi bıktırmamalı ve de ilgilendirmemeli. Bize yüreğimiz gerekli, sevgiyi görmek ve duvarını örmek için. Korkmadan, yılmadan bozgunlardan ve sevgiyi kirleten yozluklardan.
Düşüncelerimiz, yargılarımız, önyargılarımız; ne kadar barajlar, dalkıranlar inşa etsede o yakıcı yıldırımların beynimize ulaşmaması için, ne kadar tarihsel, kültürel ideolojik gündelik paratonerimiz olsa da, bir yerden sonra, en azından şöyle kendi yüreğimizle başbaşa kaldığımızda , eminim anlarız. Eminim anlarız, bir kez olsun, biz de yürekten o soruları sorarsak kendimize, sormak durumunda kaldığımızı tahayyül edersek hiç olmazsa.

Yaşama dair.
‘’Yaşamaya zaman ayırın, zira zaman bunun için yaratılmıştır…
Düşünmeye zaman ayırın, başarının bedeli budur…
Sevmeye zaman ayırın, güçlü olmanın kaynağı budur…
Etrafınıza bakmaya zaman ayırın,günler bencilliğinize yetmeyecek kadar kısadır…
Terbiyeli olmaya zaman ayırın, insan olabilmenin sembolü budur’’…

Goethe


Anlatacak bir şeylerin varsa yarınlara
Okunmamış bir kitap
Söylenmemis bir söz
Yapılmamış bir resim gibi
Sevgi üstüne, barış üstüne, kardeşlik üstüne
Durma kardeşim.

Bir gül yaprağının ürpertisini duyabiliyorsan yüreğinde
Yaşamın güzelliğini, sevmenin inceliğini kavrayabiliyorsan
Ve varabiliyorsan dostluklarin yüceliğine
Korkma hiç bir yıkımdan, yüreğini ortaya koy
Çünkü sen insansın

Yeni bir şeyler bul kardeşim, yeni şeyler
Yeni güzellikler, yeni sözler, yeni sesler
Yazılmamış bir şiir
Takılmamış bir ad
Yakılmamış bir türkü
Yaşanmamış bir sevda gibi

3 天以前
oktaycem发表:

''İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için, sevmekten korkuyor.
Sevilmekten korkuyor, kendisini sevilmeye layık görmediği için.
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.
Duygularını ifade etmekten korkuyor, rededilmekten korktuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğinin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya bir şey vermediği için.
Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için.''

W. Shakespeare


Bir ninniyi kıskandıracak kadar güzel sesiyle çakıl taşları arasından sızıp gelen su, çimenler, dağ çiçekleri, ceylanlar, kuşlar, denizler, yeni doğmuş süt kokan bebekler, güller, toprak, rüzgarda nazlı nazlı devinen yapraklar, ağaçlar, kısacası her şey. Ne yana baksam her şey bana insanları anlatır. İnsanların inceliğini, duyarlılığını, insancıllığını, sevecenliğini ululuğunu, yaratıcılığını, sanatçılığını.

Dünyada bunca yıkım, kıyım,zulüm,ihanet ve kötülükler olmasına rağmen, yine de insanlar hakkında kötü düşünemiyorum. İnsanları öylesine güzel, öylesine derin, anlamlı, zarif incelikli düşünüyorumki, onları güneş gibi sıcak, toprak kadar vefalı, su kadar temiz, çimenler gibi zarif, ceylanlar kadar güzel, kuşlar gibi özgür ve verimli bir toprak kadar ağır ve olgun düşlüyorum.
Ya güller, gülleri anlatacak kelime bulamıyorum, o üstün gururlu, minnet nedir bilmeyen, kendinden güzelliğinden emin, güller bana daima genç kızları hatırlatır. İnce, hassas, kızararak bakan, soluveren, hemencecik küsen, kırılan, tatlı bir söze gülümseyişe hemen açıveren yüreğini. Güllerki her yaprağı binbir mana binbir renk, ahenk ve ifade dolu.

Savaşlar, silahlar, ölümler, iftiralar, intikamlar, açlık, sefalet,ilkel ırkçılık,dini bağnazlıklar, kan, kin, nefret, bütün bunlar beni hayal kırıklığına uğratsa da; her şeye rağmen insanları güzel düşlemekten kendimi alamıyorum. Çünkü insanları yeryüzünün en değerli varlığı olarak görüyorum. Vicdan, adalet, merhamet ve sevginin, insanı insan eden ögelerin en başında geldiğini unutmayarak yaşıyorum. İnsanı insan eden bir diğer öğe ise bilinç ve düşüncedir, duyguysa olaylar karşısında ve yaşamda insanın yaşadığı acı ve sevinçtir. İyilik, dostluk, güzellik, adaletli ve vicdanlı olmak salt insana özgü bir olgudur. Çünkü insan sosyal bir varlıktır. Aydınlık ve karanlık nasıl biribirinin zıddıysa, iyilik ve kötülük, güzellik ve çirkinlik de biribirinin zıddıdır. Ama evrende her şey iç içedir ve beraber yaşar. Karanlık, kötülük, çirkinlik nasılki körlüğü, cehaleti, zulmü, haksızlığı, adeletsizliği, vicdansızlığı, sevgisizliği, hoşgörüsüzlüğü temsil ediyorsa. Aydınlık,iyilik, güzellik de, bilgiyi,doğruyu, dostluğu, merhameti, dürüstlüğü, adaleti ve vicdanı temsil eder. Unutmayalımki, tabiatı güneş aydınlatır, insanı da bilgi. Bilgi eğer iyinin ve vicdanın hızmetinde ise hakça paylaşım ve adalet olur. Yoksa, haksızlık, vicdansızlık, zulüm ortaya çıkar.

Yirmibirinci yüzyılda hala insanın inancına, diline, kültürüne,bilincine, düşüncelerine, görüşüne ket vurarak, baskı uygulayarak hakaret ederek bir yere varmaya çalışan sırtlanları anlamaktan güçlük çekiyorum. Tertemiz bir suyu bulandırmak ne kadar kolaysa, bir insanı dininden, inancından, renginden, dilinden,tipinden dünya, görüşünden dolayı, hor görmek,küçük düşürmek, aşağılamak, iftira atmak da belki o kadar kolaydır.
Önemli olan yaşamayı bilmek ve yaşarken de paylaşmayı, dünyada her insanın yaşam hakkına saygı duymayı, insanları anlamayı ve en önemlisi de hoşgörüyle bakmayı savunmak ve sevmesini bilmek. Her şey son derece hassas ve basit. Zor görünse de. İnsanları diğer canlılardan ayıran özellikler de bunlar olsa gerek…

Ama sırtlanlar gün aydınlığını sevmez. Güzellikler onların meselesi değildir. Onların gülistanı çirkinliklerdir. Nefrettir, kindir, düşmanlıklardır. Onların hiç kimseye merhameti, sevgisi, saygısı olmaz, hatta kendilerine bile. Yürekleri, beyinleri, kan kin nefretle doludur. Erdemleri namusları bacakları arasındadır,namusları kadar beyinleri ve yürekleride kirlidirler.

Bence bu dünyada ihtiyacını duyduğumuz ve muhtaç olduğumuz en önemli şey sevgi, dostluk ve hoşgörüdür. Küçücük bir tebesüm ve tatlı dil, karşımızdakine verebileceğimiz en güzel hediyedir, unutmayalım. İnsanlar sevmeli, şartlar ne olursa olsun insanlar sevmesini bilmeli. Hayata hoşgörü ile bakılınca olaylara pek çok şey yumuşuyor. Bunu hepimizde biliyoruz mutlaka, ama yinede söylemeliyiz biribirimize, hatırlatmalıyız. Çünkü yaşamın tadı ayrıntılarda gizlidir, yaşamak sevmektir, hissetmektir, anlamaktır.
‘’ Bir kızılderili dede ile torunu evlerinin önünde oturmuş, biraz ötede boğuşan biri siyah digeri beyaz iki köpeği seyrediyorlarmış. Torunu sormuş: - Neden iki tane köpek besliyorsun? - Onlar benim için iki simgedir evlat demiş, iyilik ve kötülüğün simgesi... İyilik ve kötülük de içimizde böyle sürekli mücadele eder durur. – Peki, sence hangisi kazanır mücadeleyi? diye sorar. Bilge reis derin derin gülümser ve derki, hangisi mi evlat? ben hangisini daha iyi beslersem o...’’

 

3 天以前
.VALSANTS发表:

Image and video hosting by TinyPic                          Image and video hosting by TinyPic                           Image and video hosting by TinyPic

Image and video hosting by TinyPic

Image and video hosting by TinyPic                          Image and video hosting by TinyPic                           Image and video hosting by TinyPic

4 天以前
atmaca发表:

.

 

Ne güzeldir birine İyi ki Varsın Diyebilmek..
Bu biri hayatınızdaki o boşlukta iyilerin derinliğini
bırakmıştır.Bıraktığı derinlik de
devamında iyi damlalarını ardından getirmek de gecikmeyecek ve
İyikiler denizini oluşturacaktır.
Bu deniz berraktır.Ayaklara batacak çakıldan ıraktır. Ne kadar derine
giderseniz gidin denizin dibi
aynı mavilikte olacaktır.
Bu deniz sukundur.Sizi fırtınalarında savurmaz. Başka denizlerdeki
fırtınaların önceden habercisidir.
Onu izlerken dalıp gidersiniz hayallere ama şu anki gerçeklerle..
Bu deniz Filizdir.Yeşilinin taze kokusuyeni doğuşların müjdesidir.
Emekle beslenirmeyveleri
çesit çesit renk renkdir.
Bu deniz paylaşımdır. Lokman ağzındayken kursağı boş olanları
düşünmektir. Ne fark eder ki deyip geçmemektir.Binlerce deniz
yıldızı sahile vurduğunda hangi birini okyanusa geri göndereceğiz
dememektir. Bir tanesi için bile çok şey fark ettiğini bilmektir..

Bu deniz Sevgi dir.. Her harfinin hakkını vererek söylemekdeğerini
bilerek yaşamaktır.
Sözde değil Özde Sevmektir...
Bu gün kaç kişiye İyi ki Varsın dediniz..
Hayatlarımıza zaman eklenirkenZamanlarımıza hayat eklemeyi unutmayalım...

 

 
6 天以前
11月20日

Ƹ̵̡Ӝ̵̨̄Ʒღ๏кЎãήµگღƸ̵̡Ӝ̵̨̄Ʒ

SEVMEK NEYMİŞ BİRGÜN ANLARSIN

 AŞK VE SEVGİ WALLPAPERLERİ,RESİMLERİ,,AŞK VE SEVGİ RESİMLERİ(WALLPAPERLERİ),AŞK VE SEVGİ RESİMLERİ(WALLPAPERLERİ),Azbuz

Uykuların kaçar geceleri
Bir türlü sabah olmayı bilmez
Dikilir gözlerin tavanda bir noktaya
Deli eden bir uğultudur başlar kulaklarında
Ne çarşaf halden anlar, ne yastık
Girmez pencerelerden beklediğin aydınlık
Kapanır yatağına çaresizliğine ağlarsın
Onun unutamadığın hayali
Sigaradan derin bir nefes çekmişçesine dolar içine
Sevmek neymiş birgün anlarsın

Birgün anlarsın aslında herşeyin boş olduğunu
Şerefin, faziletin, iyiliğin, güzelliğin
Gün gelir de sesini bir kerecik duymak için
Vurursun başını soğuk taş duvarlara
Büyür gitgide incinmişliğin, kırılmışlığın
Duyarsın ta derinden acısını çaresiz kalmışlığın
Sevmek neymiş birgün anlarsın

Birgün anlarsın ne işe yaradığını ellerinin
Niçin yaratıldığını
Bu iğrenç dünyaya neden geldiğini
Uzun uzun seyredersin de aynalarda güzelliğini
Boşuna geçip giden yıllarına yanarsın
Dolar gözlerin için burkulur
Sevmek neymiş birgün anlarsın

Birgün anlarsın sevilen dudakların
Sevilen gözlerin erişilmezliğini
O hiç beklenmeyen saat geldi mi
Düşer saçların önüne ama bembeyaz
Uzanır gökyüzüne ellerin
Ama çaresiz, ama yorgun, ama bitkin
Bir zaman geçmiş günlerin uykusuna dalarsın
Sonra dizilir birbiri ardınca gerçekler acı
Sevmek neymiş birgün anlarsın

Birgün anlarsın hayal kurmayı
Beklemeyi
Ümit etmeyi
Bir kirli gömlek gibi çıkarıp atasın gelir
Bütün vücudunu saran o korkunç geceyi
Lanet edersin yaşadığına
Maziden ne kalmışsa yırtar atarsın
Zaman bir çiçek gibi büyür kabrimde kendiliğinden
Bir gün seni sevdiğimi anlarsın

 

Hüzünlü Aşk


Bu şehirde aşkı, sevdayı tattım

Artık gidiyorum, seni bıraktım

Dön de geriye bak, gözlerin yaşlı

Seninle yaşadık, hüzünlü aşkı.

Yemyeşil gözlerin, mazim yaşasın

Yüreğimi yakan, bakışın kalsın

Özlemlerle her gün, beni ararsın

Bil ki o an bende, özledim seni.

Yine bahar geldi, uf’ka dalmışsın

Aşkın yıldönümü, yalnız kalmışsın

Gelen mektupları, benden sanmışsın

Kapında bir anda, buluver beni.

Kalbimde kor alev, oldun yıllarca

Zannetme bıraktım, dilimden seni

Her an gözümde yaş, çağlarcasına

Aşkına muhtacım, bulasın beni.

Yıllar sonra senin, saçın ağarmış

Bende aşkımızın, izleri kalmış

Acılarla hasret, özlem yaşanmış

Beni bekliyorken, bulayım seni.

Obrázky - Romantika: 2

Her aşk bulunduğu kalbin şeklini alır.' Ve her kalp yaşadığı aşk kadar şekillenir. İnsanları ikiye ayırmak adettendir. Çünkü anlamanın yolu ayırmaktan geçer. Bütün eşya birlikten yana koyarsa hükmünü kimin kim olduğu muamma olur diye; çeşitten yanadır dünyanın günü. Bunca çeşit arasında ayırmalıdır o vakit birbirine uyanlar ile uymayanları. Akıllılar ve aklı kıt olanlara diye önce. Güzeller ve çirkinler diye sonra. Padişahlar ve cariyeler diye. Daire tamamlanır gibi olduğunda her işin hem başı hem sonu olarak; aşka gücü yetenler ve aşka gücü yetmeyenler diye latif bir çizgi çizilmelidir kul ile kul arasına ve dahi kul ile eşya arasına.

Söz işte burada çatallanır. Kainatın dili aşktan yana söyleyip durduysa ve alemlerin Rabbi bunca güzelliği sadece Muhammed'in aşkına "ol" kıldıysa her kul bilemese de gönlünün çapını kendini aşka gücü yetenlerden sayar. Herkesin aşkı kendinedir taşıyabildiği kadar. Kolayından taşınabilseydi her aşk her sevda sözün hükmü uçurur muydu gücünü yedi iklimden öte.

Her aşk önce gözde başlasa da bilinçtir aşkı güzelleştirip değiştiren. Evet sahibinde saklı her aşk değiştirir her şeyi. Önce sahibini değiştirir. Sonra sahibinin gözünden bütün dünyayı. Kim ki aşık bir yüze düşürür kendini kendinden önce keşfeder kendini. Çünkü aşığın aynası billurdandır. Hataların günahların yok olduğu bilurdan. Güzelliğin katmerleşip merhametin engin deniz hükmünde dalgalandığı.

Her aşk önce gözde başlasa da bilinçtir aşkı güzelleştirip değiştiren. Evet sahibinde saklı her aşk değiştirir her şeyi. Önce bir güzelin resmi düşer bilincin sudan berrak yüzüne. O resim değiştirir idrakin her türlü kıvrımını. O resimden önce ve o resimden sonra diye ikiye ayrılır hayat hiç birleşmemecesine.

Ben bilinç dedikçe siz yaban düşürseniz söze. Olsun. Bu hikayenin güftesi bilince düşmüş olsun yürekten evvel. Hapseden ve dahi hıfz eden bilinçtir. Onun içindir ki aşkın tamama ermesi bilincin yitmesiyledir.

Öylesine yaşanmış aşklar vardır ki yakıp yıktığı gönüllerin harabesinden her çağda yeni çıralar tutuşturur. Hayatın bir geleneği vardır. Bunca değişmedeyse de her şey biz biz olduğumuzu nereden anlayacağız diye telaşa düşmüşken duyguların hiç değişmeyen yüzü geçip çağdan çağa bulur bizi. Duygularda devam eder hayatın geleneği.

Yaşayan insan kadar yaşanılmış aşk yoksa da; aşka düşen her sevdalı kendi yangının ilk bilir. Yaşarken yaşayanlar ilk bilir de onca aşkın satır aralarından tanığı olan okuyucu onca aşkı nasıl yerleştirir hafıza bohçasına? Şurada ben aşıkken okuduklarım. İçindeyim her satırın. Ve kahramanıyım her duygunun. Yaşanılanların aktarıcısı değil harfler. Benden bana giden yol. Ben olmasam o satırlardaki aşk ta yok. Leyla ile Mecnun yok. Arzu ile Kamber yok. Kerem ile Aslı yok. Hüsrev ile Şirin hiç yok. Hiç yok diye bunca keskin ise vurgu hiçlikten varlık bulacak yüzlerce yıl öncesinin aşkı. Sen varsın ve ey okuyucu oradasın. Öyleyse yeniden şekillenir bütün geçmiş zaman aşkları.

Obrázky - Romantika: 6

 

 

Martıların gözlerinden dinledim
İstanbul'un boğazı yanmış dün gece
Yıldızlar şahitlik etmiş, güya suçlu benmişim
Oysa can, yemin olsun yanağımdan süzülen denize
Ben bu şehre yüreğimi içirmedim

Göklerden hicran yağdı, İstanbul'lu bir geceydi
Yere düşen her damlanın yüreğinde sen vardın
İsmin dudaklarımda idamlık bilmeceydi
Yalansa kahrolayım, sen İstanbul kokardın

Sevda dediğin gülüm bir busedir dudağımda
Bıçak gibi, yasak gibi, kan gibi...
Utanır, intihar ederdi ölüm,
Hayata rest çekip ağladığımda,
Korkak gibi, tutsak gibi, yaşanmamış an gibi...
Ben lal olmuş bülbülüm, sen deli gülsün bağımda
Toprak gibi, yaprak gibi, candan özge can gibi
Kuş uçmaz kervan geçmez dağımda,
Kah aşkı yağan kar tanesi
Kah Leyla tüten rüzgardın
Zambak gibi leylak gibi,
Sigaramda duman gibi
Sevdiceğim, sen İstanbul kokardın

Dayadım ondörtlüyü İstanbul'un şakağına
İstediğim gül içmekti gözlerinden bir yudum
Seni sordum gündüzlerce bu şehrin her sokağına
Söylemedi, inat ettim gece seni uyudum

Ben bir sana, bir bu şehre gül dedim
Ayla toprak şahittir, şahittir denizle gece
Sensizken, İstanbul'da bir kez olsun gülmedim
Yıllar kapımı çaldı, ellerinde vur emri
Yokluğun var sen yoktun, ölüm geldi ölmedim
Ağladım yüreğimde sen, sende divane İstanbul
Aşkından hatıra dedim göz yaşımı silmedim
Ben bir sana, bir bu şehre gül dedim
Belki de can ben bu şehri güller için çok sevdim

Gözlerimden dökülen yaş denizi ıslatıyor
Sevda kilim, hasret nakış, gönül derdi dokuyor
Çatlayası deli yürek 'sen sen' diye atıyor
Oy gece gözlüm oy, İstanbul seni kokuyor

.

 
BİR İNSANIN SEVGİYİ  EN  FAZLA BU KADAR ANLATIR

11月19日

CENAZEME GELİRMİSİN (OKYANUS)


Haydi şimdi Bana sensiz ne yapacağım onu söyle!
Düşüncelerimi kime feda edeceğim.
Sensiz cümleleri bir kulağımdan alıp diğer kulağımdan nasıl göndereceğim?
İçinde sen olmayan cümleler mi kalacak beynimde.
Seni düşüneceğim yerleremi yerleştireceğim o cümleleri!
Ben sensiz kimi bekleyeceğim?
Kapılara arkamı mı döneceğim?
Telefonlara sensin diye zıplamıyacakmıyım ?
Aklımda sen varken kimsecikler anlamasın diye sustuğum ya da senli düşünceler varken aklımda sensiz konulardan bahsetme çabalarıma ne olacak?
Senin sesinin olmadığı bir dünyada ben sağır olmazmıyım!
Kimi dinleyeyim ve niye dinleyeyim?
Ben bu gözlerle kime bakabilirim ki,heryerde seni aramazmı gözlerim?
Kalbim sensiz kalamaz çünkü seni oraya ben hapsettim!
Ama sen dünyamı sensiz bırakırsan ben;gözlerimkör, kulaklarım sağır,dudaklarım kuru ama kalbim içime akıttığım gözyaşlarımla sırılsıklam nasıl yaşayacağım? Öylesine yaşamaktan başka ne gelirki elimden.
Ben seni kaybedemem,kaybedersem bulamam.
Kim tutar elimden,kim yol görterir bilemem ama ben sensiz kaybolurum...
Temeli sağlam ve kusursuz binalar bile bir depremle viraneye dönüyor.
Sen ki;bir afet,sen ki acımadan beni yakan,ve sen ki kuruduğu zaman lavların ardında bir virane bırakan.
Çok geç olmaz mı bizim için?
Biz diye bir ihtimal olacak mı o zaman?
Sen ki fırtınadan önceki sessizlik gibi üzerime çökmüş ama içimde kopardığın fırtınadan habersiz hala sessizce oradasın!
Gözlerime bak;bir virane yaratmak üzeresin.Beni sensiz bırakırsan arkana dönme sakın,dönersen beni sorma,sorarsan dinleme sakın.
Beni:"bir virane,bir divane bir de yaşıyor işte öylesine" olarak görme,duyma,bilme...istemem beni böyle görmeni...
Bana sensiz ne yapacağımı söyle!
Kime ne anlatabilirim,kimden ne dinleyebilirim.
Ben sensiz kalmışım ! sen gitmişssin geleceğin günü dualarla beklerken... Banane kimden,dediklerinden,diyeceklerinden.
Ben senden ayrı kalmışım..
Kim ne anlar ki halimden?
Ben seni özlerken hele hele bu kadar da uzakken kim bana ne yapabilir bir söyle...
Bana sensiz ne yapacağım söyle!
Anlat.
En azından sensizlik nasıl olur onu anlat.
Sensiz düşüncelerimi tekrar nasıl hatırlarım onu söyle.
Sensizken ne yapıyordum ben söyle bana.senden öncede varmıydım ben?
Sensiz cümleler kurmadan da konuşabiliyormuydum?
Bana yol göstermeden gitme.kaybolmama izin verme.
Ben tek bildiğim yoldayım,sana giden yoldayım.
Kim yıldırabilirdi ki beni;keskin virajlarmı,dik yokuşlarmı.ne önemi vardı ki bunların,sonunda sevdiğim vardı.
sonunda sen vardın.
Şimdi söyle bana:sen gidersen ben sensiz ne yapacağım?Sensiz,sessiz,kimsesiz,sağır,dilsiz ve herşeyden önemlisi sevgisiz nasıl yaşayacağım.SÖYLE.







Ben, arkandan sadece baktım.
Oysa; söyleyecek o kadar çok şeyim vardı ki...
"Gidersen iyiye dair ne varsa içimde yitireceğim hepsini.
Gidersen sönecek içimdeki ateş ve bir daha
hiç kimse yakamayacak. Gidersen karanlığa mahkum
edeceksin günlerimi O karanlıkta yolumu kaybedeceğim"
diyecektim sana. Konuşamadım...




Gittin... Gidişini görmemek için gözlerimi kapattım
Öylesine acıdıki içim, tutup koparsalardı kolumu
bacağımı bu kadar acı duymazdım. Acım yaş olup akmalıydı
gözlerimden. Ağlayamadım...




Gittin... Seni delicesine bir tutkuyla seviyordum oysa
Tutkum seninle olmaktı, tutkum teninde erimek,
tutkum hayatı seninle sadece paylaşmaktı. Anlatamadım...





Gittin... Gidişini önlemek için tutmak vardı ellerinden
Ellerim değil miydi her dokunuşumda seni ürperten?
Ürperdin yine biliyorum. Bir kez dokunsam,
bir kez tutsam ellerini Gitmek için biriktirdiğin
bütün cesaretin kaybolurdu. Tutamadım.



Gittin... Bir yıkım gibiydi gidişin Sen adım adım uzaklaşırken
benden Çöküp kaldı bedenim olduğu yere Nice terk
edişlere dayanan yürek bu kez yenilmişti
Bu kadar zayıf değildim ben kalkmalıydım. Kalkamadım...
Gittin... Oysa geldiğin gün gideceğini biliyordum Hazırdım gidişine,
Kaçak zamanları yaşıyorduk Zaman bitecek ve sen gidecektin
Bense, gidişinin ertesi günü Hayatıma kaldığım
yerden yeniden başlayacaktım. Başlayamadım...





Gittin... Bir şey söyledin mi giderken? "Kal" dememi istedin mi?
Son bir kez "seni seviyorum" dedin mi? "Bekle beni döneceğim"
diye umut verdin mi? Beynim öylesine uğulduyorduki. Duyamadım...




Gittin... Nereye gittiğin önemli değildi Binlerce kilometre uzakta da olsan,
iki metre ötemde de farketmiyordu. Artık yoktun
ve asıl bu düşünce beni felç ediyordu. Kurtulmalıydım senden,
bu yokluk duygusundan kurtulmalıydım. Kurtulamadım...







Gittin... Unutulanların arasına katılmalıydım
Anıları bir sandığa koyup hayatı bir yerinden yakalamalıydım.
Bu aşk noktalanmalıydı, bu sevdadan vazgeçmeliydim. Yapamadım...




Gittin... Bir okyanusun ortasında tek küreği kaybolmuş sandalda
Dev dalgalarla boğuşan bir denizciyim şimdi.
Bil ki; sevmekten vazgeçmedim seni,
Bil ki; seninle birlikte sevdanı da taşıyacağım yüreğimde,
Bil ki; seni Unutamadım...








İklimlerin her daim rotasında dönüp duran,
Alacalı renkleriyle doğanın tüm kızıllığını gölgede bırakan
SEVİMLİ KELEBEĞİM...



Özgürlüğüm,
Yaşanmışlığım,
Ve yaşanması için ömrüne
ÖMÜRLER ADADIĞIM...


İnsanın gün içinde aldığı soluk kadar
İsmini tekrarladığım,
Verdiği soluk kadar yanına en renkli çiçek adları
YAKIŞTIRDIĞIM...


Kuruduğum anlarda yağan
NİSAN YAĞMURUM...
Ümitsiz kapanan her gün için
Bir sonraki gün ki
UMUDUM...


Sırf suretini baki kılabilmek için hayallerimde,
GÖZLERİMİ YUMDUĞUM...



Yalın sabahlarda ki
GÜN IŞIĞIM..
Yağmurdan sonraki,
GÖKKUŞAĞIM..
Tenimden bir parça gibisin,
Olmadan
YAŞAYAMAYACAĞIM...


Kimsenin cevaplamasına izin vermeden,
Çözmeye ömrümü adayacağım
SORUM..
Bir kaç insanın ağzından söylenmiş,
Anlamaya en açık
YORUMUM...


Yüreğimde ki elektiriklerin kesilme ihtimaline karşı,
Her daim yanmaya hazır
MUMUM...


Bir okyanus olup, sahillerime vuran
KUMUM...
Daha önce kaç ağızdan duydun bilmiyorum..
Yürekten duy istedim bir kerede,
SENİ SEVİYORUM


Kelimeler tükeniyor ismin gectiginde ve her cümle eksik kaliyor sensizliğinde...

Biliyorum bilmedigim bir kelimede saklıydı sensizligin tanımı...

Sensizligine siginiyorum sariliyorum bazen... Öpüyorum gecenin bir karanlığında kimselere görünmeden. Bazen yanı başımda duran hayaline yaslıyorum başımı omzunda uyuyorum her sabah saatlerce okula giderken trenle...

Seni yaşıyorum ben yine sensizliğinde... Kimselere söyleme oldu mu?


Biliyor musun
Sahi nereden bileceksin ki hiç söylemedim ben sana
Ben seni hep seninle aldatıyordum...

Ne zaman bu aşkın yüzünü yokluğa çevirsen içimde öldürüyordum seni
Seni ve babası olmanı hayal ettiğim çocukları da ölüme mahkum ediyordum içimde...
Öyle bakma bana acımasız bir anne değildim vefasız bir sevgili de..
içime akıttığım gözyaşlarında boğuluyordunuz zaten
içimde yaşadığım acılarda zehirleniyordunuz...
Hayallerimden düşüyordunuz ben sizin yoklugunuzu yasarken...
Ama içimde yok olmanızı beklerken bile
Hep güzel hatırlıyordum sizleri
Her gidişine anlam yükleyen hikayeler yazıyordum yüregimde...
çocuklugunu bıraktığınn yerden yaşamanı istiyordum..
Hani yeni bir hayata başladığımı sandığım bir anda çıkardın karsıma
Yeni bir kahraman oluyordun içimde yetim kalmiş aşkıma
Babasi oluyordun öldürmeye çalıştığımm çocuklara
Yeni bir adam oluyordun sen
Ben; hep sana yeniden başlıyordum...
Her gelisinde bu aşkın sonunun degistirecegine inadim başka bi adam olduğuna...
Ben hep seni seninle aldattım
Ve ben seni ancak seninle aldatabilirdim...

Benim her gidişine bir anlam yüklediğim hikaylerim vardı sonu hüzünlü bitse de büyük bir aşkı anlatırdım gizli gizli kendime...

Hesaplardan anlamayacak kadar çocuktu yüreğim
Bu yüzden her seferinde hesapsızca yüreğime aldım seni
Nerden geldiğini sormadan
Üzerinde taşıdığın aşkın kırıklarına aldırmadan
Yüreğimi açtım sana...
inandım cünkügiden adam sen değildin...
Sen hep baska biri oluyordun...
Ve ben sana hep yeniden aşık oluyordum...

Biliyorum ben yeniden aşık olsam bu adam yine sen olucaksın...
Ve bu aşkın sonu değişmeyecek yine
Bir cümlede gecerken isimlerimiz şans eseri hikayenin sonuna nokta düsecek iki noktasi eksik kalarak...

Biliyorum sen yeniden aşık olsan o kadın yine ben olmayacağım...
Ve sen yine yarin açtığı yaralarınla bana sığınırken yağmurun dinmesini bekliyeceksin ve senin yaraların bende kapanmayacak...

Biliyor musun söz verdim içimdeki çocuğa
Bir daha aşık olmayacağım hem de aynı adama...
Yokluguna sığınıyorum
Yoklugunu bir daha degiştirme varlığınla...

Yoklugunu sahiplenirken yaralarıma merhem olsun diye şiirlere sığınırdım...
Bugünde yoklugunu anlatacak bir şiir buldum yine
Yani CemaL'i "....." sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
atmaca ne kaybederdi atmaca'iğinden?
atmaca olmak da ayıp değil "...." olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.


Söz Veriyorum




Bugün olduğu gibi, yarında,yarından sonrada,ondan sonraki günlerdede, gözlerimdeki yerinin değişmeyeceğine..

Seni bir ömür seveceğime..



Kelebeklerin renklerinin insanı büyülemesi gibi, bugünüm gibi, yarınımda da hep sevginle yaşayacağıma..

Her bakışında okuduğun o gözleri her zaman yanında göreceğine, en yakın dostun,en yakın sırdaşın, en yakın arkadaşın olacağıma..

Sıkıntının sıkıntım, üzüntünün üzüntüm olacağına..



Her kızgın anını çiçeğe dönüştüreceğime..

Her üzgün anında tebessümünün geri gelmesi için elimden geleni yapacağıma..

Asla ve asla soğuktan ve yalnızlıktan üşümeyeceğime..

Seni bir ömür boyu seveceğime..



Yanında olmadığım ve varlığıma ihtiyacın olduğu her anda bir rüzgar olup seni saracağıma..

Gözümün gözüne değdiği her an, sana yeniden aşık olup seni bir periye dönüştüreceğime..

Yaşam boyu her sabah san aşık olarak uyanacağıma..

Sen uyurken sana bakıp,Sen Ve Ben için dualar edeceğime..

Hasta olduğun zaman sana çorba yapacağıma..

Seni asla üzmeyeceğime..



Seni kızdırırsam, bunu bilmeden yapacağımdan hemen özür dileyeceğime..

Beni tanıdığın gün, bende gördüğün neyse, ömrünce aynı beni göreceğine..

Sevgimin asla değişmeyeceğine..

Sevgimin asla azalmayacağına..



Bilakis hergün büyüyen bir sevgiyi görüp mutluluk ormanlarına seni taşıyacağıma..

Senin her şeyin önünde olduğun gerçeğinin asla değişmeyeceğine..

Seni asla ihmal etmeyeceğime..



Senin sadece doğduğun gün değil, 365 gün hep sen olacağına..

Sana yalan söylemeyeceğime..

Başkalarının yanındayken seni asla unutmayacağıma..

Elini usul usul, korka korka tuttuğum o ilk gündeki aynı heyecanı hep yaşayacağıma..

Bir ömür senin elini bırakmayacağıma..

Bir ömür CANIM olarak kalacağına..



Tüm balonları senin için gökyüzüne salacağıma..

Tüm çiçeklerde seni göreceğime..

Okyanuslarda seni dalga yapacağıma..

Yıldızlara kement atacağıma..



Gökkuşağına salıncak kurup 7 renge senin rengini karıştıracağıma..

Her satırda seni yazacağıma,seni çizeceğime,sana sesleneceğime..

Sadece bir gün değil, bütün günlerin senin günün olacağına..

Hiç bir şeyin, hiç bir zaman senin önüne geçemeyeceğine..

Her günün bir önceki günden daha güzel olacağına..

Her anın unutulmazlık zincirine bir yenisini ekleyeceğime..

Seni sonsuzluk kadar seveceğime..



Seni "SEN" olduğun için seveceğime..

Seni bir ömürden de öte seveceğime..

SÖZ VERİYORUM



Bu gece;
kırılgan düşlerimin koynunda sabahlayacağım…
Tenimde sus(uz)luktan kurumuş,elbiseleri yırtılmış,öfke kanamalı Aşk sözcükleri kazılı…
Yine gri karanlıkların mürekkebine düştü kalemim…
Denize kıyısız durgun ırmaklar akıyor gözlerimden…



*BEN BÜTÜN YARALARIMI MUTLULUĞUN İÇİNDEN GEÇERKEN ALDIM…*

Soğuk rüzgarlar,yüzümün ağrısını içimin Maltalarına savururken;
Tutuklu adımlarla voltalıyorum,yargısız hüküm giydiğim karanlıkları…
Ardımda kanlı cam kırıkları ve ıslak hüzünlerde büyütülmüş o kadar ayrılığım var ki,Suskunluğuma kilitlediğim…
Üstü çizilmemiş iri puntolu harfler duruyor gözümün önünde ,onarılmayı bekleyen…

ON(u)ARIYORUM…



Neresi zordu ki sevmenin;
Eğer duyulmasaydı kalbimin atışları…
Çatlarken sevimsizliğin ar damarı,acemi bir işkenceci kesiliyor hayat…
Oysa yıkılması zor değildi,yüreğime ördüğüm duvarın…

*Kİ O DUVAR EN ÇOK KENDİ İÇİNDE YIKILMIŞTIR*



Şimdi ;
Her okuduğumda kırık-dökük güncemi ,en çok beni vuruyor,
Büyük yıkımlardan devşirdiğim,içe zalim-dışa can cümlelerim…
Hangi sularda yüzdürsem kağıttan gemilerimi,soğuk bir rüzgara yenik düşüyor düşlemler…

"DÜŞ(T)ÜM BATTI(M) DERİNLERE"



Dipteyim…
Yunus'un karnında,Yusuf_i sancılarla,sabır tespihleri çekiyorum…
Duaya açılıyor mücrim ellerim,
Gecenin yarısı,duvarlarında küfür yazılı odamda...
İhbar ediyorum sevda kaçakçısı duygularımı,
Durmadan (d)üşüyorum geçmişin karanlıklarında...
Usul usul dolaşıyorum düştüğüm duvarların gerisinde…
İzi duran yaralarımdan biriktirdiğim bir başkaldırının,hesapsızca çöreklendiği,kıştan kalma bir ayazım şimdi,üşüten…

"ZATEN BEN HİÇ BAŞEDEMEDİM Kİ,
OLUMSUZ SATIRLARIN,BOŞLUĞA DÜŞÜREN ÜNLEM İŞARETLERİYLE…"

Her paraf bir yanılışım,
Her satır başı bir umut ve her nokta bir ölüm oldu ,gecenin çıldırtan sessizliğinde…



Oysa ben seni,her gece duvara astığım acılarımdan süzüp bağrıma aldım…
Hüzün büyüğü gözlerine yaslanmanın,ne büyük bir onur olduğunu bil(e)medin…
Artık içimin ağıtlarına dokunma ey kelepçesi hükümlü rüzgar !..
Kaç ölüm düştü tutsak günceme…
Geçmişine sövülmüş bir hükmün infazında ertelendi gülüşlerim…
Şimdi her gülüşümde yüzüm kirli…
Koşarken yırtıldım işte..




Biliyorum, hiç beklemiyordun bu daveti. Birden geliverdi değil mi? Ansızın vurdu şakağına; saçaktan düşen buzdan kılıçlar gibi. Şaşırdın. Huzurunun göbeğine irice bir taş savruldu; halka halka titremede gönlünün düştüğü göl şimdi. Neşesi kaçtı vaktin; sevinçlerini pervane ettiğin mumlar titredi, bitti. Akrep ve yelkovanın ayakları dolandı; beklediğin "az sonra"lar havada asılı kaldı. Hüznün ölü kelebekleri kıpırdadı, sızılandı. Aşinâlığın tadı bozuldu; acının ketum, kekre sütunları devrildi göğsüne. Başını yasladığın uzun saatler, uzanıp uyuduğun bitmez günler vaadlerini yerine getiremeyeceklerini söylediler; yüzleri yerde, mahçup. Oyala(n)dığın ağaç gölgeleri çekildi üzerinden. Avunduğun/avuttuğun haz perdeleri parelendi. Gözlerini ıslatamadan giden yağmurlar elindeki şemsiyeyi uçurdu. Konforunu bozmamak için parmak uçlarına basa basa odana giren, kalbini kanatmadan usulca gidiveren uzak acılar yakana dolandı şimdi. "Daha dün konuşmuştuk ama…" diyorsun. "Ama nasıl olur!"lar çekip çekiştiriyor iki yakanı.



İşine ara vereceksin bugün… Kocaman bir pürüz olup çıkıverdim karşına. Hızını kestim hayatının. Üzerine saldım kaygılarını. Köşe bucak kaçtığın korkulara sobelettim seni. Ölümle arana koyduğun duvarı yıktım. "Ölüm bize de yaklaşırmış/yakışırmış" dedin. "Ölmesi kanıksanmış, ölünesi bir yaştayız artık." "Rahmetli…" sıfatını ismimin üzerine yumuşak bir şal gibi atıvereceksin.

İki yakasında da eksiğim İstanbul'un. Vapurların hiçbiri beklemiyor beni iskelede. Ben öldüm diye şeritleri eksilmedi otoyolların.

Hayret! Ben öldüm bu defa… Şimdiye kadar hep başkalarıydı ölen. Gitsen de bir gitmesen de bir, bir cenaze olacak cami avlularından birinde…

Seni bilmem ama ben bu cenazeye mutlaka gitmeliyim. Ayıp olur, çok ayıp… Davetlilerin yüzüne bakamam sonra.



Toprağa konulacak adam rolü benim. Ardından ağlanılacak adamı ben oynayacağım. Hiç itirazsız karanlığa uzanmak bana düştü bu defa. Üzerine toprak atılan adamı… Unutulmuşluklar altında yüzü erimeye bırakılan adamı… Hüzünlerin münasebetsiz müsebbibi olacak adamı… Ayakkabısı kendisini beklerken bağları çözülecek adamı…. Elbiseleri evden çıkarılacak adamı… Ben oynayacağım.

Yatağı soğuk kalacak adamı… Akşam eve dönmeyecek adamı… Kapıyı çalması beklenmeyecek adamı… Sofrada yeri olmayacak adamı… Adı telefon rehberinden silinecek adamı… Şehrin dudaklarından yarım ağız çıkmış bir hece gibi önemsizleşecek adamı…. Ben oynayacağım. Sevinçlerin ortasına en fazla bir hıçkırık gibi sokulsa bile hatıraların eşiğinden yüz geri edilecek adamı… Resmine bakıp bakıp da ağlanacak (yoksa ağlanılmayacak mı?) adamı… "Adı neydi… Hani..!" diye yokluğu kanıksanacak adamı… Soluk bir resimde mahzun bir tebessümün ardında aşklarını saklayan, susturan adamı…



Beklerim.

En öndeki olmalısın ayakta duranların. En dik duranı.

İşte davetiyen:

Canını çok seven, her günün sabahında burada sonsuzca yaşayacağına yeniden kanan, her lezzetin tükenişinde ölümün yanına uğradığını unutan, her hazzın zirvesinde yakasındaki ölümlü etiketini isteyerek düşüren, her yaz sıcağında içi dünyaya iyiden iyiye ısınan, doğduğu yılın rakamının büyüklüğünün kendisini kabirden uzak tuttuğunu sanarak avunan, kalbinin her atışında ölümlerden döndüğünün farkında olmayan, damarlarının bir köşesinde ansızın geliverecek pıhtılardan yapılmış veda haberleri saklayan, ayrılıkların çatlaklarından giren hüzünleri ölümün nefesi gibi yudumlayan, sevenlerinin gözlerinin ışığına sığınarak ısınan, unutulmayı, yok sayılmayı en ürkütücü uçurum bilen, güzelliğini aynaların kırıklarında arayan, toprağa girmeye üşenen, uzun süredir aramızda yaşayan dostumuz, arkadaşımız, sırdaşımız, kardeşimiz, babamız, evladımız, şimdilik unutmayacağımızı umduğumuz, bir süre unutmaktan utanacağımız, sonra unutacağımız, en sonunda unuttuğumuzu da unutacağımız

doğduğu gün yakalandığı fanilik hastalığından, uzun süredir yatalak olmasına yol açan "her nefis ölümü tadacaktır!" yarasından, ömür boyu sancısını çektiği amansız yaşama rahatsızlığından kurtulup aramızdan ayrıl[maya ayarlan]mıştır.

Cenazesi -umulur ki- en uzak zamanda, sızılarının köşe başlarında kılınan cenaze namazını takiben kaldırılacak, gözünden (belki gönlünden) uzak bir yerde unutuluş toprağına gömülecektir.


 












 

 


 


 

11月11日

RUHLARI ŞAD OLSUN HUZUR İÇİNDE YATIN

10 KASIM 1938

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

SAYGI VE RAHMETLE ANIYORUZ

UNUTMADIK

UNUTMAYACAĞIZ

 

UNUTTURMAYACAĞIZ

 

http://www.tsk.tr/10_ARSIV/10_4_Diger_Haberler/2009/10_kasim/1.jpg

SAYIN GENELKURMAY BAŞKANI ORGENERAL İLKER BAŞBUĞ'UN
10 KASIM ATATÜRK'Ü ANMA GÜNÜ MESAJI

( 10 Kasım 2009 )

      Türk Silahlı Kuvvetlerinin Değerli Mensupları,

      Türk Ordularının Ebedi Başkomutanı, Cumhuriyetimizin kurucusu ve dünyanın gıpta ettiği Eşsiz Devlet Adamı Mustafa Kemal ATATÜRK’ü, maddi varlığının aramızdan ayrılışının 71’inci yıl dönümünde bir kez daha özlem, saygı ve rahmetle anıyoruz.

     

 Engin düşünceleriyle bağımsızlığın, ulusal birliğin, bölünmez bütünlüğün, mutlu bir vatandaşlık ülküsünün ve barış içinde bir dünya düzeninin bayraklaşan ismi olan Ulu Önderimizin izinde olmayı büyük bir onur ve gurur vesilesi sayıyoruz. Hedef olarak gösterdiği yolda, zamanın ve katılaşmış düşüncelerin kalıplarına takılmadan ilerleyebilmek için bilim ve akıl esasları üzerine kurduğu düşünce sisteminden güç ve ilham alıyoruz. Bu nedenle, ulusal birlik içinde, mutlu ve güvenli bir şekilde ulusumuzu geleceğin uygar dünyasına taşıyan Büyük Önderimizi kalplerimizde bir hatıra gibi değil, düşüncelerimize yön veren canlı bir gerçek olarak yaşatıyoruz.

      Bir 10 Kasım günü maddi varlığıyla aramızdan ayrılan Atatürk’ün, düşünceleri ve bu düşüncelerinin hayat bulduğu ilke ve devrimleriyle dünya durdukça yüce ulusumuzun rehberi olmaya devam edeceğine yürekten inanıyoruz.

      Ebedi Başkomutanımız Atatürk,

      İnsanlığa ışık ve hayat kaynağı olmaya devam eden düşüncelerinle aydınlattığın yolda kararlılıkla ilerlemeyi şeref sayan ve Atatürkçü Düşünce Sisteminin özünde bulunan dinamizmin etkisiyle çağın gereklerine göre kendini sürekli yenileyen Türk Silahlı Kuvvetleri, her zaman olduğu gibi yüce ulusunun hizmetindedir. Ulusumuzun güvenine layık bir şekilde ve güçlü ordunun güçlü Türkiye demek olduğu bilinciyle çalışmalarımıza devam edeceğimize manevi huzurunda bir kez daha söz veriyoruz.

      Ruhun şad olsun. Huzur içinde yat.

 

Ey milletim,
Ben, Mustafa Kemal'im...
Çağın gerisinde kaldıysa düşüncelerim,
Hâlâ en hakiki mürşit, değilse ilim,
Kurusun damağım, dilim.
Özür dilerim...
Unutun tüm dediklerimi.
Yıkın, diktiğiniz heykellerimi...

*

Özgürlük hâlâ,
En yüce değer
Değilse eğer...
Prangalı kalsın diyorsanız, köleler...
Unutun tüm dediklerimi.
Yıkın, diktiğiniz heykellerimi...

*

Yoksa, çağdaş medeniyetin bir anlamı,
Ortaçağa taşımak istiyorsanız zamanı,
Baş tacı edebiliyorsanız
Sanatın içine tüküren adamı...
Unutun tüm dediklerimi.
Yıkın, diktiğiniz heykellerimi...

*

Yetmediyse acısı, şiddetin, savaşın.
Anlamı kalmadıysa
Yurtta sulh, dünyada barışın.
Eğer varsa ödülü, silahlanmayla yarışın.

Unutun tüm dediklerimi.
Yıkın, diktiğiniz heykellerimi...

*

Özlediyseniz fesi, peçeyi.
Aydınlığa yeğliyorsanız, kara geceyi.
Hâlâ medet umuyorsanız
Şıhtan, şeyhten, dervişten.
Şifa buluyorsanız,
Muskadan, üfürükçüden...
Unutun tüm dediklerimi.
Yıkın, diktiğiniz heykellerimi...

*

Eşit olmasın diyorsanız, kadınla erkek...

Kara çarşafa girsin diyorsanız,
Yobazın gazabından ürkerek...
Diyorsanız ki, okumasın Kadınımız, kızımız;

Budur bizim alın yazımız...
Unutun tüm dediklerimi.
Yıkın, diktiğiniz heykellerimi...

*

Fazla geldiyse size,
Hürriyet, Cumhuriyet...
Özlemini çekiyorsanız,
Saltanatın, sultanın...
Hâlâ önemini anlayamadıysanız,
Millet olmanın...
Kul olun, ümmet kalın,
Fetvasını bekleyin, Şeyhülislamın...
Unutun tüm dediklerimi.
Yıkın, diktiğiniz heykellerimi.
RAHAT BIRAKIN BENİ..."

İstanbul hükümetinin harbiye nazırı Ziya paşa her zamanki yumuşaklığı ile, “Beyler..” dedi, “..İngilizlere kafa tutamayız.Adamların hiç şakası yok.Daha geçen gün, bir bahane icat ederek İzmit’i tekrar işgal ediverdiler.”

Sarı atlas döşeli büyük oda, nezaretin ileri gelen subayları ile doluydu.Hürriyet ve itilaf partisi yanlısı olan birkaç gerici subay dışında hepsi, Anadolu’ya geçmeye çoktan hazır, Ankara’nın İstanbul’da kalmalarını gerekli gördüğü namuslu askerlerdi.Kapı açıldı, kapının boşluğu içinde yaver göründü :

“Emrettiğiniz yüzbaşı geldi efendim.”
“İçeri al.”
Nazır subaylara bilgi verdi :
“Az önce sözünü ettiğim talihsiz olayın faili.”
Yüzbaşı bekletmeden içeri girdi, kaygılı bakışlarla kendisini izleyen subayların arasında hızla ilerleyerek nazırın masası önünde durdu, selam verdi :
“Yüzbaşı Faruk, İstanbul.Beni emretmişsiniz.”
Uzun boylu, kumral, yakışıklı, biraz bıçkın havalı bir subaydı.Nazır önündeki bir yazıya bakarak, yumuşak bir sesle, “Oğlum..” dedi, “..dün akşam Beyoğlu’nda, İngiliz inzibat subayı teğmen miller’i, emre rağmen selamlamamışsın.Doğru mu?”
“Evet efendim, doğru.”
Nazır, dürüst subaya babacanca yol gösterdi :
“Herhalde görmediğin için selamlamadın, değil mi çocuğum?”
“Hayır efendim, gördüm.”
Nazırın canı sıkıldı :
“Niye selamlamadın öyleyse? Selamlamanız için emir verilmişti.”
“Rütbesi benden küçük olduğu için selamlamadım paşam.Askerlik töresince, önce onun beni selamlaması gerekmez miydi?”
Ziya paşa derin bir kederle ellerini açtı :
“Askerlik töresi mi kaldı a yavrum? Adamlar galibiyet haklarını kullanıyorlar.İngiliz komutanlığı bu sabah olayı protesto etti.Mesele çıkarılacak zaman değil.Hemen şu müzevir teğmeni bul da özür dile.Olayı kapatalım.”
Başıyla çıkması için izin verdi.Ama yüzbaşı yerinden kıpırdamadı :
“Paşam, bir de beni dinlemenizi rica ediyorum.”
Nazır bıkkınlıkla, “Söyle bakalım” dedi.
“Balkan savaşı’nda teğmendim, Çanakkale’de üsteğmen , Suriye cephesinde yüzbaşı oldum.Ben bu rütbeleri tek başıma savaşarak almadım.Her rütbemde binlerce şehidin ve gazinin hakkı var.Onların hakkını korumak namus borcumdur.Beni affedin, özür dileyemem.”
Harbiye nazırı bozuldu :
“Anlamadın galiba.Harbiye nazırı olarak emrediyorum.”
Yüzbaşı sükunetle, “Anladım efendim” dedi, apoletlerini (Rütbelerini) bir hamlede söküp nazırın masasına bıraktı :
“Artık emrinizi dinlemek zorunda değilim!”
Selam vermeden dönüp kapıya yürüdü.Oturan subayların, İstanbul’u tutan birkaçı dışında, hepsi saygıyla ayağa fırladı.Hepsinin rütbesi yüzbaşıdan daha büyüktü.
Gözleri dolarak, Faruk yüzbaşıya selam durdular…

(sayfa 57-58)

 

 

Tarih: 31 Temmuz 1920... Yer: Afyonkarahisar Kolordu Dairesi... .Mustafa Kemal Atatürk, subaylara hitaben konuşuyor:
"Efendiler... İngilizler ve yardımcıları, milletimizin bağımsızlığını imhaya karar vermişlerdir.
Milletler bağımsızlıklarını hiç kimsenin lütfuna borçlu değildir. Hiç kimse, kimseye, hiçbir millet diğer bir millete hürriyet ve
bağımsızlık vermez. Kuvveti olmayan, mücadele edemeyen bir millet, mahkûm ve esir vaziyettedir. Böyle bir milletin bağımsızlığı gasp
olunur.
Dünyada insanca yaşamak için bağımsızlık lazımdır. Bağımsızlık sahibi olmak için kuvvet sahibi olmak, bunu ispat etmek ve buna layık olmak
gerekir.
Kuvvet ordunundur. Ordunun hayat ve saadet kaynağı, milletin vicdani imanıdır.
İngilizler, milletimizi bağımsızlıktan mahrum etmek çarelerine giriştiler. Mütareke şartlarının tatbikatı ile silahlarımızı,
cephanelerimizi, bütün savunma araçlarımızı elimizden almaya çalıştılar. Sonra kumandanlarımıza ve subaylarımıza saldırıya
başladılar. Askerlik onurunu yok etmeye çalıştılar. Ordumuzu tamamen lağvetmek istediler.
Müdafaasız, ordusuz bıraktıklarını zannettikleri milletin, her türlü mukaddesatına saldırarak, insanlarımızı alçaklığa, boyun eğmeye
alıştırma planını takip ettiler.
Ordu, düşmanlarımızın birinci saldırı hedefi oldu. Orduyu imha etmek için mutlaka subayları mahvetmek, aşağılamak lazımdır. Buna da
teşebbüs ettiler. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta hiçbir engel ve zorluk kalmaz!
Milletimiz hür ve bağımsız yaşamak lüzumuna tam bir iman ile inanmıştır. Zaman zaman şurada burada üzüntü verici
karaktersizliklerin görülmüş olması, hiçbir vakit milletimizin genel kanaatine, hakiki imanına sekte vurmamıştır ve vuramayacaktır.
Ordunun ruhu subaylardadır. O halde subaylarımız, düşmanlarımız tarafından yıkılmak istenilen ordumuzu tamir edecek, canlandıracak ve
ordu ile milletimizin bağımsızlığını koruyacaktır. İşte subayların yüce olan görevi budur.
Allah göstermesin, millet bağımsızlığını kaybederse vebali subaylara ait olacaktır. Subaylar, fedakárlar sınıflarının en önünde
bulunmaktadır. Çünkü düşmanlar herkesten evvel onları aşağılar, onları öldürür. Dolaysıyla subay için "Ya istiklal ya ölüm" vardır.
Fakat arkadaşlar, ölmeyeceğiz. Milletçe bağımsızlığımızı muhafaza ederek yaşayacağız."
 
 
Mustafa Kemal Ataturk

 
 

 


ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE 

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle 'bu: bir Avrupalı'
Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,
Avusturalya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'â mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te'sis-i İlahi o metin istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedi serhaddi;
'O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme' dedi.
Asım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi...
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
'Gömelim gel seni tarihe' desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
'Bu, taşındır' diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.

Mehmet Akif Ersoy

 

 

 

  

 

 

 

ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ

Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer,
O ne müthiş tipidir, savrulur enkazı beşer.

Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.
Kafa göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak
Vurulup, tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilal uğruna yarap ne güneşler batıyor.

Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker
Gökten ecdat inerek öpse o pak alnı değer.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın.

Mehmet Akif ERSOY

 

 

 

 

1934 - Bu memleketin topraklan üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlâtlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz, evlâtlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizin evlâtlarımız olmuşlardır.

ATATÜRK

img48/9921/ata100ph4.jpg

 

 

Mustafa Kemal Atatürk'ün sağlık durumu 1937 yılından itibaren bozulmaya başladı.1938 başlarında Atatürk'ün genel halinde başlayan iştahsızlık ve halsizliğe bir de burun kanamaları ve kaşıntılar eklendi. Vücudunun çeşitli yerlerinde durduk yerde kaşntılar meydana geliyor ve burun kanamaları güçlükle önleniyordu.Bu kaşıntıların Çankaya Köşkü'ndeki karıncalardan meydana geldiği öne sürüldü ve köşk ilaçlamaya alındı,Atatürk de özel bir kür tedavisi için Yalova Termal'e gönderildi..Termal Otel'de,22 Ocak 1938 günü Atatürk'ü muayene eden Dr.Nihat Reşat Belger, karaciğerden kuşkulandı ve Atatürk'e siroz teşhisi koydu.Doktor Belger, Atatürk'e mutlak surette perhiz yapmasını tavsiye etti. Atatürk, Termal Otel'deki tedavisinie bir süre daha devam etti, ancak doktorların bütün itirazlarına rağmen 1 Şubat 1938'de tedaviyi yarıda bırakarak Bursa'ya hareket etti.[1]. Atatürk'ün sağlık durumunun ciddiyet göstermesi hükümeti de telaşlandırdı.Başbakan Celal Bayar,Avrupa'dan iki hekim getirilmesini önerse de Atatürk o günlerdeki Hatay meselesi yüzünden hastalığının dışarıda duyulmasının iyi olmayacağını düşündüğünü belirtti ve bunu reddetti. Türk doktorların kapsamlı bir muayene yapmasını kabul etti. Nihayet 6 Mart 1938 günü beş doktor Çankaya Köşkü'nde Atatürk'e bir konsültasyon yaptılar ve siroz hastalığı teşhisini yinelediler. Atatürk'ün kesinlikle alkolü kesmesi gerektiğini ve yoğun çalışma temposunu biraz düşürmesini istediler. Atatürk bu önerilere olumlu yanıt verdi. Bu muayeneden bir süre sonra Başbakan Celal Bayar'ın tavsiyesi üzerine Paris Tıp Fakültesi'nden Prof.Dr.Noel Fissenger Ankara'ya davet edildi. Fransız doktor Atatürk'ü muayene etti ve diğer doktorların teşhis ve tavsiyeleriyle örtüşen bir tanı-tedavi ortaya koydu.[2]. Atatürk'ün rahatsızlığı ve özellikle Avrupa'dan doktor getirilmesi, dünyada geniş bir yankı buldu. Atatürk'ün ölmek üzere olduğu ve siyasi mirasını kime bırakacağı yönündeki haberler üzerine Atatürk tüm dünyaya sağlıklı olduğunu göstermek istercesine 19 Mayıs 1938 günü Ankara Stadyumu'nda halkın karşısına çıktı. O gün son defa Ankaralılar'ın karşısındaydı,kutlamalar çok parlak geçti hatta o günün anısına Ankara Stadyumu'nun adı 19 Mayıs Stadyumu olarak değiştirildi.[3].

Atatürk hemen aynı gün törenden sonra Mersin'e hareket etti.Daha sonra Adana'ya geçti.Askeri geçit törenleri yaptırdı ve ordunun başında olduğunu herkese gösterdi. Yaptıkları işe yaramıştı, dış basında hastalık hatta "ölüyor" tarzı haberler kesildi. Fransızlar Hatay konusunda tüm şartları kabul ettiklerini bildirdiler. Ancak bu seyahat Atatürk'ün hastalığını iyiden iyiye arttırmıştı. Atatürk 26 Mayıs 1938 günü son defa Ankara'dan ayrıldı, İstanbul'a hareket etti.

Atatürk, İstanbul'da 1 Haziran 1938'den 25 Temmuz 1938'e kadar Savarona Yatı'nda kaldı.Yaz sıcakları üzerine tekrar Dolmabahçe Sarayı'na döndü. Bu arada Hatay sorunu da çözüldü ve Türk Ordusu temmuz ayı başlarında Hatay'a girdi.[4]

Atatürk'ün karaciğerindeki rahatsızlık iyiden iyiye artmıştı,doktor Fissenger ve Türk doktorların tekrar yaptıkları muayeneler karında su toplanmaya başladığını gösteriyordu.[5]

5 Eylül 1938 günü Atatürk vasiyetini[6] yazdı ve bütün malvarlığını belirli şartlarla, genel başkanı olduğu Cumhuriyet Halk Partisi'ne bıraktı. Kız kardeşine ve manevi çocuklarına, İsmet İnönü'nün çocuklarına para yardımı yapılmasını belirtti. Ayrıca Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu'na da belirli miktarlarda yardım yapılmasını istedi.[7]

6 Eylül 1938'de Fransız doktor Fissenger üçüncü defa İstanbul'a geldi. Atatürk'ün karnında biriken su iyice artmıştı. O gün yapılan su alma işlemi ile Atatürk'ün karnından tam 6 litre su alındı. Fakat buna karşılık Atatürk'ü daha da rahatlatmak için 12 litre su alındığı söylendi.18 Eylül 1938'de Başbakan Celal Bayar, Dolmabahçe Sarayı'na geldi ve dört yıllık ekonomik plan dosyasını Atatürk' sundu. Atatürk ülke ekonomisi için çok önem taşıyan projelerin gerçekleştirilmesi için Türkiye'nin önünde en fazla üç yıl olduğunu, bir dünya savaşı çıkacağını ve bir an önce bu projelerin hayata geçirilmesini istedi.[8]

 
Cumhuriyet Gazetesi,11 Kasım 1938 günü Atatürk'ün ölümünü duyuruyor.
Atatürk'ün cenaze töreni (Ankara 21 Kasım 1938)
 
Anıtkabir'de Atatürk'ün mozolesi

Hastalık gitgidie ilerlemekteydi. Atatürk'ün karnında yeniden su toplanmıştı. Ekim ayında yapılan bir işlemle bu su da alındı.İşlemin ardından 16 Ekim 1938 günü öğleden sonra Atatürk ağır bir komaya girdi. Hükümet, ulusu Atatürk'ün sağlık durumundan haberdar etmek için 17 Ekim 1938'den itibaren Anadolu Ajansı aracılığı ile resmi tebliğler yayınlamaya başladı. Atatürk girdiği komadan 21 Ekim günü çıktı.Büyük Önder çok istemesine rağmen sağlık durumu elvermediği için 29 Ekim 1938 günü Ankara'da cumhuriyetin onbeşinci yıldönümü kutlamalarına katılamadı.Bayram nedeniyle Ankara'da düzenlenen törenlerde Türk Ordusu'na hitaben yazdığı bayram konuşmasını[9] Başbakan Celal Bayar okudu.Atatürk'ün hastalığı ve Dolmabahçe Sarayı'ndan çıkamayışı bayrama hüzün düşürdü.29 Ekim akşamı Ankara'dan dönen Kuleli Askeri Lisesi öğrencileri Dolmabahçe Sarayı önünden geçerken Atatürk'e büyük sevgi gösterilerinde bulundular.[10] Atatürk'ün TBMM beşinci dönem dördüncü yasama yılını açış konuşmasını da 1 Kasım 1938'de Başbakan Celal Bayar okudu.[11] 7 Kasım 1938 günü üçüncü ve son defa Atatürk'ün karnından su alınması işlemi yapıldı. 8 Kasım 1938 akşamı saat 19.00'da Atatürk doktoru Neşet Ömer İrdelp'e bakarak "aleykümesselam" dedi ve son büyük komaya girdi.[12]

9 Kasım günü ve gecesi bu ağır koma devam etti. Atatürk, 10 Kasım 1938 perşembe sabahı saat 9'u 5 geçe, İstanbul Dolmabahçe Sarayı'nda hayata gözlerini yumdu.[13]. Atatürk'ün ölümü Türkiye'yi yasa boğarken hemen ertesi gün toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi, Atatürk'ün silah arkadaşı ve 1937'ye kadar başbakanı olan Cumhuriyet Halk Partisi Malatya milletvekili İsmet İnönü'yü 348 milletvekilinin oy birliği ile Türkiye Cumhuriyeti'nin ikinci cumhurbaşkanlığına seçti.[14]

Atatürk'ün naaşı 16 Kasım 1938 günü Dolmabahçe Sarayı tören salonunda katafalka konuldu. İstanbul halkı Büyük Önder'in önünden saygıyla geçti. Atatürk'ün cenaze namazı 19 Kasım 1938 günü Dolmabahçe Sarayı'nda Diyanet İşleri Başkanı Prof.Dr.Şerafettin Yaltkaya tarafından Türkçe dualarla kıldırıldı. Aynı gün çok büyük bir kalabalıkla cenaze Yavuz Zırhlısı ile İzmit'e oradan da aynı günün akşamı 20.30'da Ankara'ya uğurlandı.Ertesi gün (20 Kasım 1938)Ankara'da başta Cumhurbaşkanı İsmet İnönü olmak üzere devlet erkanı tarafından karşılanan cenaze TBMM önünde hazorlanan katafalka konuldu.Ankara halkı Atatürk'ün önünden saygı geçişlerini yaptı.21 Kasım1938 günü yabancı devletlerden gelenlerin de katıldığı çok büyük bir cenaze töreni ile Atatürk'ün cenazesi Ankara Etnografya Müzesi'ndeki geçici kabrine konuldu. [15] Aynı günün akşamı Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Atatürk üzerine oldukça etkileyici bir radyo konuşması yaptı.[16]

Atatürk'ün ebedi istirahatgahı Anıtkabir'in yapımına 1944 yılında başlandı.İnşaat aşaması oldukça uzun sürdü ve 1953 ylında tamamlanabildi.Ölümünden 15 yıl sonra 10 Kasım 1953'te Atatürk'ün cenazesi Ankara Etnografya Müzesi'nden alınarak törenle Anıtkabir'e getirildi ve toprağa verildi.

 

http://www.milliyet.com.tr/content/galeri/yeni/goster.asp?prm=0,5924582&id=1&galeriid=4631#galeriStart  RESİMLERİN DEVAMI İCİN TIKLAYIN..

HAİN SALDIRININ ARDINDAN FACEBOOK TA AKTÜTÜN KARAKOLU ADINA AÇILAN SAYFA ZİYARETÇİ AKININA UĞRADI

 

Şehit onbaşı İlbaş'ı Siirt'te 10 bin kişi uğurladı


HAKKARİ’nin Şemdinli ilçesi Aktütün karakoluna yapılan hain saldırı sonucu şehit düşen jandarma onbaşı Davut İlbaş, memleketi Siirt'te Abdulhakim Sancar Camisi'nde düzenlenen askeri törenle son yolculuğuna uğurlandı.
Şehit onbaşı Davut İlbaş için Abdulhakim Sancar Çamisi'nde askeri tören düzenlendi. Törene şehit onbaşının ailesi, yakınları, Tugay Komutanı Tuğgeneral Özhan Ayaş, Siirt Valisi Necati Şentürk, Belediye Başkanı Mervan Gül, askeri erkan ve yaklaşık 10 bin kişi katıldı.
Cami avlusundaki törende sinir kirizi geçiren şehitin babası H. Süleyman İlbaş’ı, Tugay Komutanı Özhan Ayaş ile Siirt Valisi Necati Şentürk teteselli etmeye çalıştı. Şehit İlbaş’ın özgeçmişi okunmasının ardından saygı duruşu yapıldı. Cenaze namazı kılındıktan sonra şehidin tabutu belediyeye ait araçla Aydınlar yolu üzerinde bulunan Zevye Aile Mezarlığına götürüldü. Cenaze törenine katılan vatandaşlar yol boyunca, ‘Şehitler ölmez, vatan bölünmez’, ‘Türk- Kürt kardeştir, bunu bozan kalleştir’, ‘Kahrolsun PKK’ sloganları attı. Şehit Onbaşı Davut İlbaş’ın cenazesi Zevye aile mezarlığına defnedildi.

OSMANİYE

"OĞLUM BOYLU POSLUYDUN, NASIL SIĞDIN O TABUTA ? "

HAKKARİ'nin Şemdinli İlçesi'nin Irak sınırındaki Aktütün Jandarma Sınır Karakolu'na PKK'lı teröristlerin önceki gün düzenlediği saldırıda şehit düşen 15 askerden 30 yaşındaki Piyade Uzman Çavuş Selçuk Can, memleketi Osmaniye'nin Düziçi İlçesi'nde 10 bin kişinin katıldığı törenin ardından toprağa verildi. Tek erkek evladının şehit olduğu haberiyle yıkılan 4 çocuk annesi 50 yaşındaki Ayşe Can, tabuta sarılıp, PKK'ya lanet yağdırdı. “Hainler” diye haykıran Ayşe Can, “15 fidanımıza nasıl kıydınız, yavrum sana doyamadım, benim biricik oğlum. Oğlum bu tabuta sığmaz. Ona özel tabut yaptırın. Oğlum boylu bosluydu. Nasıl sığdın oğlum?” diye gözyaşı döktü.
1985'ten bu yana ilçenin 28'inci şehidi olan, evli ve 1 çocuk babası Piyade Uzman Çavuş Selçuk Can'ın babası emekli öğretmen baba 55 yaşındaki İbrahim, cenaze namazının kılındığı İrfanlı Camii'nde taziyeleri kabul ederken fenalık geçirip, ambulansla hastaneye götürüldü. Acılı baba, kısa süreli tedavisinin ardından yeniden törene katıldı. Tek erkek evladının şehit olduğu haberiyle yıkılan 4 çocuk annesi Ayşe Can ise oğlunun tabutuna sarılıp, PKK'ya lanet yağdırdı. “Hainler” diye haykıran acılı anne Ayşe Can, “15 fidanımıza nasıl kıydınız, yavrum sana doyamadım, benim biricik oğlum. Oğlum bu tabuta sığmaz. Ona özel tabut yaptırın. Oğlum boylu bosluydu. Nasıl sığdın oğlum?” diye gözyaşı döktü.
2 yaşındaki kızları Buse'nin ardından ikinci çocuklarına 2 aylık hamile olan şehit eşi 27 yaşındaki Ayşe Can ise yakınlarının desteğiyle ayakta durmaya çalışırken, yaşadığı büyük acıyla gözyaşlarına boğuldu. Eşinin konuşmalarının beyninde hala yankılandığını söyleyen Ayşe Can, “Cep telefonunda hala mesajların duruyor. Telefon numaran kayıtlı. Beni kim arayacak bundan sonra. Ben bu acıya dayanamam, beni de yanına gömün” diye feryat etti.

10 BİN KİŞİ PKK TERÖRÜNÜ LANETLEDİ

Osmaniye Müftüsü Gıyaseddin Yılmaz'ın kıldırdığı cenaze namazının ardından törene katılan yaklaşık 10 bin kişi, şehidin toprağa verileceği Çamiçi Şehitliği'ne kadar 5 kilometrelik güzergahı şehidin bulunduğu ambulansın ardından yürüdü.
Yürüyüş sırasında, ‘Hepimiz askeriz PKK'ya yeteriz’, ‘Askere uzanan eller kırılsın’, ‘Kahrolsun PKK’, ‘Şehitler ölmez vatan bölünmez’, ‘Apo'nun itleri yıldıramaz bizleri” sloganları attı. İlçedeki esnaf işyerlerine, vatandaşlar da evlerinin balkonlarına bayrak asarak, teröre tepki gösterdi.
Cenaze törenine Osmaniye Valisi Zübeyir Kemelek, Osmaniye milletvekilleri AKP'li D. Mehmet Kastal ve MHP'li Hakan Coşkun, Gaziantep 5'inci Zırhlı Tugay Komutanı Tuğgeneral Şendoğan Kardeş, Osmaniye Emniyet Müdürü Halil Yılmaz, Düziçi Kaymakam Nevzat Şengök, Düziçi Belediye Başkanı Abdülmuttalip Öner ve çok sayıda askeri erkan ve bürokrat da katıldı. 

MERSİN

ÖZ ANNE İLE ÜVEY ANNE OMUZ OMUZA AĞIT YAKTI, SLOGAN ATTI
AKTÜTÜN Karakolu şehitlerinden Silifkeli 22 yaşındaki uzman onbaşı Rasim Eser memleketinde son yolculuğuna uğurlandı. Şehidin cenazesi Mersin'in Silifke İlçesi'ne bağlı Atayurt Beldesi'ndeki babaocağına son kez getirildi. Bu sırada şehidin üvey annesi 55 yaşındaki Ümmühan Eser ile öz annesi İslim Eser diğer çocuklarıyla birlikte "Şehitler ölmez, vatan bölünmez' sloganı attı. Şehit Eser için Silikfe Merkez Alaaddin Camii'nde tören düzenlendi. Şehit Rasim Eser'in doğduğunda amcası olan Ahmet ile eşi Ümmühan Eser çiftine çocuğu olmadığı için evlatlık verildiği anlaşıldı. Eltisinin çocuğunu oğlu gibi büyüten Ümmühan Eser törende şehidin öz annesi İslim Eser ile birlikte ağıt yaktı.

ADANA

Şehit Uzman Çavuş Ozan Onur İlgen’in Asker Hastanesinden alınan cenazesi önce Yurt Mahallesi 338 Sokak’taki evine, buradan da törenin yapılacağı Sabancı Merkez Camisi’ne getirildi. Şehidin annesi Deniz Vilson ile Süleyman Demirel Üniversitesi Orman Mühendisliği bölümünde öğrenim gören kız kardeşi Sevcan ve babası Ata İlgen, uzun
süre tabuta sarılarak gözyaşı döktü. Şehidin İncirlik Üssünden emekli olduğu belirtilen üvey babası Robert
Vilson da acılı anneyi teskin etmeye çalıştı. Daha sonra, Adana Müftüsü Mehmet Barış tarafından cenaze namazı
kıldırıldı. Cenazenin omuzlara alınarak top arabasına taşınması sırasında, törene katılan çok sayıda vatandaş terörü lanetleyen sloganlar attı. Şehit Uzman Çavuş Ozan Onur İlgen’in cenazesi, top arabasındaki tören
geçidinin ardından Asri Mezarlık’taki şehitlikte toprağa verildi.
Törene, şehidin yakınları ve silah arkadaşlarının yanı sıra Adana Valisi İlhan Atış, AK Parti Adana Milletvekili Vahit Kirişçi, CHP Adana Milletvekili Hulusi Güvel, Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Ali Lapanta ve çok sayıda
vatandaş katıldı. Şehit Uzman Çavuş İlgen’in 3 yıl önce üniversite sınavında jeoloji mühendisliğini kazandığı, ancak üniversiteye gitmeyerek askerliği tercih ettiği, bir ay önce ise Giresun’dan yeni görev yeri Hakkari’ye tayinin çıktığı
öğrenildi.

KIRIKKALE

Jandarma Uzman Çavuş Hasan Aygör’ün cenazesi, Kırıkkale’nin Keskin ilçesi Armutlu köyünde toprağa verildi.
Cenaze törenine, şehit Aygör’ün ailesi, yakınları, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Işık Koşaner, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Metin Ataç, Emniyet Genel Müdürü Oğuz Kağan Köksal, Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala, TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, Hak-İş Genel Başkanı Salim Uslu, Türkiye Kamu-Sen Genel Başkanı Bircan Akyıldız, TESK Genel Başkanı Bendevi Palandöken ile çok sayıda vatandaş katıldı. Törende, saygı duruşunda bulunuldu ve İstiklal Marşı
okundu. Şehit Aygör’ün cenaze namazı, çevre köylerden gelen vatandaşların da katılımıyla köy meydanında kılındı. Namazının ardından şehidin cenazesi askerlerin omuzunda köy mezarlığına getirildi. Türk bayrakları taşıyan vatandaşlar, "Şehitler ölmez, vatan bölünmez" şeklinde slogan attı.
Başbakan Erdoğan, bakanlar ve kuvvet komutanları, şehidin yakınlarına başsağlığı diledi. Şehit Jandarma Uzman Çavuş Hasan Aygör, köy mezarlığında gözyaşları arasında toprağa verildi.

CENAZEDEN NOTLAR
Şehit Aygör’ün cenazesi Kırıkkale’deki Çallıöz mahallesindeki evinden ambulans içinde uzun araç konvoyuyla köyüne getirildi. Cenazenin ambulanstan indirilmesi sırasında şehit Aygör’ün yakınları fenalık geçirdi.
Cenaze, tören alanına getirilirken, Türk bayrakları taşıyan vatandaşlar, terör örgütünü lanetleyen ve Mehmetçiği destekleyen slogan attı. Tören alanına gelen Aygör’ün ailesi, Türk bayrağına sarılı tabutun başında uzun süre gözyaşı döktü. Şehidin cenazesi köy mezarlığında toprağa verildikten sonra mezar başında askerler saygı atışında bulundu. 

DTP’Yİ PROTESTO

Şehidin cenazesinin toprağa verilmesinin ardından bazı vatandaşlar DTP’ye tepki gösterdi. Vatandaşlar, köy mezarlığından ayrılan MHP Kırıkkale Milletvekili Osman Durmuş’a, "Meclis’ten PKK’lıları atın, bitsin artık" diye seslendi. Cenazenin ardından bir başka vatandaş da kalabalığa doğru "Öcalan’ı içerde beslemeyin, asın bunu" diye bağırdı.

 
şehitlerimizden bazıları..
 
Fotoğrafların tamamı
 
 

Iste o kahramanlar 

Iste o kahramanlar 

Iste o kahramanlar 

Iste o kahramanlar 

 

 


 

  AH DELİ GÖNLÜM AH

 

 

Heyecandan yerinde duramıyorsun yine,


Kapıldın mı yoksa sevda seline ?


Çok söyledim sana, onurunu ayaklar altına düşürme,


Ah! deli gönlüm, sevdalandın mı yine ?

 

 

Gözlerimde yaş kalmadı senin yüzünden,


Bıktım artık, karşılıksız sevmelerinden.


Acı çektiriyorsun bana derinden derinden,


Ah! deli gönlüm, sevdalandın mı yine ?

 

 

Senin yüzünden uykusuz geçiyor gecelerim,


Aşk sarhoşusun yine, ama üzülen benim.


Yeter artık, yoksa işine son veririm,


Ah! deli gönlüm, sevdalandın mı yine ?

 

 

Seveceksen karşılık bul, o kutsal sevgine,


Gelip geçici hevesler, senin neyine,


Herkes gülüyor bak, senin bu haline,


Ah! deli gönlüm, sevdalandın mı yine ?

 

 

 

Uslan artık deli gönlüm, düşün beni de,


Ben istemez miyim ahu gözlü bir güzel, sevsin seni de,


Ama bir gün, yok olacağız bu sevda selinde,


Ah! deli gönlüm, sevdalandın mı yine ?

 

 


Bak deli gönlüm, yine darbe yiyeceksin,


Karasevdaya tutulup, erim erim eriyeceksin,


Başını taşlara vurup, çok acı çekeceksin,


Yalvarıyorum sana gönlüm, sevdalanma yine....

 

 

 

SEVMEK    DEDİM

 

" SEVMEK ? " dedim ;

" YOLUNA ÖLMEK " dedi;

" YOL ? " dedim;

" ALIP BAŞINI GİTMEK " dedi.

" GİTMEK ? " dedim;

bir " Ahh... " çekip: " DOSTLARDAN AYRILMAK " dedi.

" DOST ? " dedim;

durdu bana baktı, " DOST ... " diye mırıldandı ve "

YÜREĞİME NASIL KOYSAM BİLEMEDİĞİM " dedi.

" YÜREK ? " dedim;

" DÜNYALARI İÇİNE SIĞDIRAMADIĞIM " dedi.

" DÜNYA ? " dedim;

" HAYATIN BIR YÜZÜ " dedi.

" YÜZ ? " dedim;

" ARDINDA NE GİZLİ BİLEMEDİĞİM " dedi.

" GİZ ? " dedim;

" HEP ÇÖZMEYE ÇALISTIĞIM " dedi.

" ÇALIŞMAK ? " dedim;

" BİTMEYECEK ÖYKÜ " dedi.

" ÖYKÜ ? " dedim;

" BİNLERCESİNİ İÇİMDE GİZLİYORUM" dedi.

" GiZLEMEK ? " dedim;

" iŞTE HERŞEYİN BİTİMİ " dedi.

" ŞEY ? " dedim;

" SEVDA " dedi.

" PEŞİNDEN KOŞTUĞUM " dedi.

" KOŞMAK ? " dedim;

" HAYAT BİR MARATON " dedi.

" HAYAT ? " dedim;

" ÖYLE KISA Kİ ... " dedi.

" NİÇİN KISA ? " diye sordum;

" YAŞANACAK ÇOK ŞEY VAR, ZAMAN YOK " dedi.

" YAŞANMASI GEREKEN NE VAR " diye sordum;

" AŞK " dedi.

" KAÇ KERE ? " diye sordum;

" BİN KERE " dedi, " MİLYON KERE ... "

" NEDEN BİR KERE DEĞİL ? " diye sordum;

" BÜTÜN AŞKLARIN TOPLAMI, SONRADAN ULAŞIRSIN EN YÜCESİNE AŞKIN " dedi.

" ÖNCE ONA VARSAM OLMAZ MI ? " diye sordum;

" KEŞKE OLSA " dedi, " AMA ÖNCE YORULMAK GEREK "

" ACI ÇEKMEK Mİ ? " diye sordum;

" EVET, AŞK ACISINDAN YOK OLMAK " dedi.

" YOK OLUNCA ? " dedim;

" İŞTE GERÇEK AŞKI O ZAMAN YAŞAMAYA BAŞLARSIN " dedi.

" GERÇEK AŞK ? " dedim;

" BÜYÜK O ! " dedi.

" Durdum. Durdum. Ve sustum "

" NEDEN SUSTUN ? " diye sordu;

" YÜREĞİM TİTREDİ SANKİ " dedim.

" NEDEN ? " diye sordu;

" BİLMİYORUM " dedim. " BÜYÜK O ! "

" EVET " dedi, " BÜYÜK O ! "

" NEREDE ? " diye sordum;

" HER YERDE " dedi.

" NASIL ? " diye sordum;

" YÜREĞİNİ AÇ ! " dedi.

" YÜREĞİMİ AÇMAK ? " dedim;

" BİR TEBESSÜM İLE BAK HER ŞEYE " dedi.

" TEBESSÜM ? " dedim;

" HER KAPININ ANAHTARI " dedi.

" KAPI ? " dedim;

" GİRMEDEN BİLEMEZSİN " dedi.

" YA KORKU " dedim;

" BİLİNMEYENDEN KORKAR İNSAN " dedi.

" BEN BİLMİYORUM " dedim;

" NEYİ ? " diye sordu;

" BEN i " dedim;

" NİÇİN ? " diye sordu;

" BEN KİMİM ? " diye sordum;

" SEVGİYLE BESLENENSİN " dedi.

" KİMİN SEVGİSİYLE ? " diye sordum;

" O nun " dedi.

" Durdum. Durdum. Yine sustum "

" KİMSİN ? " diye sordum;

" SEN İM !! " dedi.

 

UNUTTUĞUM SÖZCÜKLER

 

 

Nerede olduklarını unuttuğum

 

Sözcüklerimi çıkardım


Daha bir kırılgan buldular beni


Bir yerlerde gizlice acıdığını

 

 Düşündüğüm yaralarıma


Dokunmak istediler


izin vermedim

 

 

Oysa yeniden yazmalı


İrinleri akıtmalı


Dokunmalı yaralara


Başka türlü nasıl yenileneceksin


Yeni bir dokunuşu


Yeni bir bakışı


Yeni bir deyişi

 


İçinde kuşku olmadan


Nasıl karşılayacaksın

 

Yeniden yazmalı evet

 

Yaraların iyileştiğini görmeli


Unuttuğun sözcükler


Bir kez daha dokunmalı yaralarına


Dokunuşlara bakışlara

 

 


Deyişlere inancı göstermek için

 

Aldatılmışlık geçmişten gelen bir yara


Kendi yalnızlığında


Çürümeye mahkum edecek olan onu


Nerede olduğunu

 

Unuttuğun sözcüklerindir

 

 

 

Atmaca

       Okyanus Yürekli Tüm Dostlara

 

Su kendine sırdaş arıyordu,Önce buluta verdi sırrını

Ağır geldi sır buluta,Sağanak sağanak döktü suyun tüm sırlarını.

Sonra göle gitti su ona anlatti derdini..Bu arada bulut suyun sırrını

yağmur yapıp, dolu yapıp, kar yapıp savurduğu için zaman zaman

taşıyordu  göl ve  suyun sırrı iyice açığa cıkıyordu.Sonra nehire verdi

 su sırrını ,nehir aldı suyun sırrını çekti gitti.Dereye verdi. Dere biraz

daha yavaş olsada  nehirden, oda götürdü suyun sırrını bir baksa

 bilinmeze.Çağlayanlar, şelaleler   akarsular..Hepsi

kayboluyordu bir anda.Sonra bir gün su takip etti dereyi

dere okyanusa kavuşunca fark etti su,bütün sırlarının 

akarsularla, çağlayanlarla, ırmaklarla ,Okyanusa

taşındığını Karar verdi su sırrını okyanusa verecekti

öylede yaptı .Tüm sırlarını okyanusa verdi. Artık suyun

sırrını okyanustan başkası bilmiyordu.Ne taştı okyanus

ne de bir başkasına taşıdı suyunsırrını,nedekurudu.

Geçen karşılaştık suyla bir bardaktaydı.Suskundu..

Cok uğraştım konusturamadım.

Ben tam giderken DUR dedi su.

Durdum..

OKYANUS YÜREKLİ DOSTLAR BULMADAN SAKIN KONUŞMA!!!

''Taşıyamazlar, kaldıramazlar senin yükünü,
Canını yakarlar, utandırırlar ''dedi.

"ÇEVRENİDE  HEP  OKYANUS  YÜREKLİ  DOSTLAR  OLMASI DİLEĞİYLE" ..

Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk

kez.... Biri tıpta okuyordu, öbürü

mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir

kere, bir kere, bir kere daha

karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı

duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler,

 çok genç... Birbirileriyle konuşacak

cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama

sonunda başrdılar. İkisi de her sabah

otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı

aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığı için

o duraktan binmişti otobüse, kız ise

ablasında.... Sırf birbirilerini görebilmek

için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp,

şehrin öbür ucundaki o durağa, onların

durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler

bir süre sonra...


Okullarını bitirince hemen evlendiler.

 Mutluydular hem de çok mutlu... Bazen

 işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine

sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri

hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu

zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor

 ve ünlü bir mimar olduklarında da hep

 mutluydular. Zaman aşımına uğrayan,

alışkanlıklara yenik düşen, banka

hesabında para kalmadığı için ya da tam

tersine o hesabı daha da kabarık hale

getirmek uğuruna bitip-tükeniveren

sevgilerden değildi onlarınki... Günler

günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri

de büyüdü, büyüdü... Tek eksikleri

çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi

sürecine rağman çocuk sahibi olmayınca,

 "bütün mutlulukların bizim olmasını

beklemek, bencillik olur" diyerek devam

ettiler hayatlarına. Çocuk yerine,

sevgilerini büyüttüler... "Senin için

ölürüm" derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama

ve adma "Hayır, ben senin için ölürüm"

diye yanıt verirdi hep...


Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde

 bir not görürdü kadın, "Bir tanem,

kütüphanenin ikinci rafına bak...."

Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not

olurdu, "Mutfaktaki masanın üzerine bak

ve seni çok sevdiğimi sakın unutma"

Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba

sevgi dolu notları okuya okuya koşturan

kadın, sonunda kimi zaman bir demet

çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar,

kimi zaman da pahalı armağanlarla

karşılaşırdı... Aldığı hediyenin ne olduğu

önemli değildi zaten....


Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne

 kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine

ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına

ama kırklı yaşların ortalarına

geldiklerinde, daha az çalışmaya karar

verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve

muayenehanesinde hasta kabul etmeye

başladı. Kadın da mimarlık bürosunu

kapadı ve sadece özel projelerde

görev aldı.


Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı. Bir

 gün sahilde dolaşırken, harap durumda

bir ev gördü kadın, üzerinde "satılık"

levhası asılı olan. "Ne dersin, bu evi alalım

 mı?" dedi adama. "Bu viraneyi yıktırır,

harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda

çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları

kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi

yapalım burayı..." "Sen istersin de ben hiç

 hayır diyebilirmiyim?" diye yanıt verdi

adam. "Amerika'daki tıp kongresinden

döner dönmez ararım emlakçıyı... Kaç para

 olursa olsun, burası bizimdir artık...."


Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını

bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam

Amerika'ya giderken. Her gün, her saat

konuştular telefonla.


Gözyaşları içinde kucaklaştılar

havaalanında. Fakat birkaç gün sonra,

kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti

kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor,

konuşmaktan kaçınıyordu. Onu

neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı

ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç

beklemediği bir cevap aldı: "Canım, o ev

bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi

 o evi unut..."


Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış

insanlara daha da acı, daha da çekilmez

gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik

misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı

adama, "Senin için ölürüm, biliyorsun, ne

olur anlat" diye dil döktü boş yere...

Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve

sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona

 ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara

çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla

 kanıyordu yüreği...


Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve

bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına

 dert yanarken, "Artık dayanamıyorum,

sana söylemek zorundayım" diye sözünü

kesti arkadaşı. "O, seni aldatıyor. İş

yerimin tam karşısındaki restoranda genç

bir kadınla yemek yiyiyor her öğlen. Sonra

 sarmaş dolaş biniyorlar arabaya...." "Sus,

 sus çabuk, duymak istemiyorum bu

yalanları" diye bağırdı kadın. Onca yıllık

arkadaşını, kendisini kıskanmakla

suçladı.... Ertesi gün, öğle vakti o

restoranın hemen karşısında bir köşeye

sindi sessizce ve peri masallarının sadece

masal olduğunu anladı... Kocasının

eskiden aynı hastanede çalıştığı genç

çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen

evlerinde ağırladıkları kadına nasıl

sarıldığını gördü adamın...


Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen

bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona

sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak

haykırdı suratına her şeyi. İnkar etmedi

adam. Zamanla duyguların değişebildiği,

insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık

aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve

bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan

çıkarken, "son bir kez kucaklamak isterim

 seni" diyecek oldu ama kadın, "defol"

dedi nefretle...


İlk celsede boşandılar... Modern bir aşk

hikayesinin böyle son bulmasına


kimse inanamadı. Arkadaşlarının

desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın.


Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika'ya

yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız

kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince,

 ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini,

en az onun kadar yoğun bir duygu olan

nefretin kalması için dua ediyordu.


Aradan bir yıl geçti... Her şeyin ilacı

olduğu söylenen zaman bile, kadının

derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla

 çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı

açtığında, karşısında o kadını gördü. "Sen,

 buraya ne yüzle geliyorsun" diye

bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. "Lütfen,

 içeri girmeme izin ver, mutlaka

konuşmamız gerekiyor." dedi genç kadın.

 Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle

konuşmaya başladı: "Hiçbir şey göründüğü

 gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir

 saat önce öldü. Geçen yıl Amerika'daki

kongre sırasında öğrendi hastalığını ve

yaklaşık bir senelik ömrü kaldığını. Buna

dayanamayacağını, hep söylediğin gibi

onunla birlikte ölmek isteyeceğini

biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak

için, benden sevgilisi rolünü oynamamı

istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte

Amerika'ya yerleştiğimiz yalanını yaydı.

Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının

karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor

 ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı.

 Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son

anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi

istedi..." Gözlerinden akan yaşları

durduramayacağını biliyordu kadın.

Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline

tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra

akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü

kağıt duruyordu kutuda. İlk kağıtta,

"Lütfen bütün notları sırayla oku bir

tanem" diyordu... Sırayla okudu; "Seni çok

 sevdim", "Seni sevmekten hiç

vazgeçmedim", "Senin için ölürüm derdin

hep, doğru söylediğini bilirdim." "Fakat

benim için ölmeni istemedim" "Şimdi bana

 söz vermeni istiyorum." "Benim için

yaşayacaksın, anlaştık mı?" son kağıdı

eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu

 gördü kadın... Ve son kağıtta şunlar

yazılıydı:


"Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye

göre yaptırdım. Kocaman terasta

martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni

izliyor olacağım...."

 

                                                      " atmaca..okyanus "

     

                                    

    

BİZ NE AYRILIKLAR GÖRMÜŞ 

ADAMIZ

 

 

Gitmek istiyorsan gidebilirsin

 

Biz ne ayrılıklar görmüş adamız

 

Çekinme sen de vur sırtımdan beni

Biz ne ihanetler görmüş adamız

 

            

 


Aldırma sen benim yalnızlığıma

 

Aldırma sen benim gözyaşlarıma

 

Boşver sende kalmış yarınlarıma

Biz kadere çelme takmış adamız.

 

                                    

           

       Sevsen gidemezdin sevsen bırakamaz

Sevsen çıldırırdın seven ne yapmaz

Git bu ateşte beni kül etmez yakmaz

Biz ne cehennemler görmüş adamız

 

                             



Hadi daha çabuk daha acele

Git başka kollara git güle güle

Sen de unutursun adımı bile

Biz ne vefasızlar görmüş adamız

 

                 

   
Hep aynı hikaye hep aynı masal

Sen bu şarkıyı git başka yerde çal

Al yanı başımdan gölgeni de al

Biz ne yalnızlıklar görmüş adamız

 

 

    

                                                                                            

 

            BİR SEN EKSİKTİN

 


Yıllardır çektiğim yetmezmiş gibi


Karşıma sen çıktın bir sen eksiktin


Kaderime borcum bitmezmiş gibi


Bahtıma sen çıktın bir sen eksiktin

                                 

              

 

Zalimsin diyemem az gelir sana


Bana karlar yağar yaz gelir sana


Derdinden ölsem de naz gelir sana

 

Yoluma sen çıktın bir sen eksiktin

 

            

 

Bir bulsan yakarsın külümü bile

 

Dikene satarsın gülümü bile

 

Yaşarken arattın ölümü bile

 

Karşıma sen çıktın bir sen eksiktin.

 


          

 

 

                                     

BANA BUNU

YAPMAYACAKDIN

 

Bana bunu yapmayacakdın

Öyle sırtımdan vurmayacaktın beni

Gelişin gibi onurlu olmalıydı gidişin

Ve öylesine gururlu bitişin

Gel gör ki kötü oynadın bu oyunu

Erken düşdü masken yüzünden

Demek sen içinde büyütdüğüm bir dev değil

Bir hiçdin

Görüyorsun işte

Gittin vede bittin.......

 

Bana bunu yapmayacaktın

Böyle bir hançerle yıkmayacakdın beni

Bir ihanetin adresi olmamalıydı ayak izlerin

Yoksa benmi yanlış tanıdım seni?

Yoksa hep kirli miydi senin denizlerin?

İşte ellerimde

Suç ortağım bir sinema bileti

Bir pastane köşesi

Bir tiyatro gişesi.

Bu kadar ucuza gitmeyecekdin

Sigara dumanlarında harcamayacakdın bu askı

Ve aşk cellatlarına meze yapmayacakdın beni

Şimdi boş bir mezar bulsam

Seni böylesine sevdiği için

Oraya bırakırdım kalbimi

 

Bana bunu yapmayacakdın

Böyle küsdürmüyecekdin şiirlerimi

Kan kırmızı yağmurlar

Yağdırmayacaktın gecelerime

Kanatlarını kırmayacakdın umutlarımın

Beni böyle çıldırtmayacakdın!

 

Artık

Adın ihaneti çağıştırıyor bana

Ve tadın bir yılanın en öldürücü zehiri

Söyle

Şimdi hangi yüreğe saplıyorsun

O acımasız hançerini?

Bilki

Bundan böyle

Yasaklanmış kitaplarım gibisin bana

Yaklaşmam yasak

Dokunmam yasak

Ve ömrümce

Sarılmam yasak sana!........

 

                             

               

 

 

SANA HİÇBİR ŞEY DEMİYECEM

x1piykpqhc35kquto8ciymqsl2.jpg picture by nisa7750

 

Kapındayım ...


Ne gövdemi ayaklarının altına serecek ateş var yüreğimde ...


Ne de cebimde sorular ...


Sevmeyi arayan yorgun gönlümün,


Sessiz ama arzulu çekiştirmesinin peşinde ...


Kapındayım ...


Bugün böyleyim işte ...


Bazen böyleyim.


Yangınımın alevleri susar ...


Fırtınam diner ...


Tatlı bir başağrısını katık edip, ruhuma ayna ararım anlamak için ...


Bir limana sığınır gibi ...


Kapındayım işte.


Uzaktan gelmedim; zaten biliyorsun ...


Ben bu Mahallenin çocuklarından artakalanım ...


Bir taş koyamadım belki bir Taşın üstüne ...


Ama hiç yıkmadım.


Ondandır;


Bir yanım hüzün, bir yanım teselli ...


Benimkisi ...


Ahir zaman yiğitliği!


Kapındayım ...


Ne gövdemi ayaklarının altına serecek ateş var yüreğimde ...


Ne de cebimde sorular ...


Yetecek yorgun Gönlüme,


Hatırlanmak ...


Fazlasında gözüm yok ...


Başladığım yerde bitirmek umuduyla ...


Kapındayım ...

 

  

Image Hosted by ImageShack.us

 

Bir bilsen, bir anlasan seni nasıl sevdim,


Yüreğimi deli gibi sana nasıl kaptırdım,


Çaresizce gecelerce senin için ağladım...


Ama Sen Bilemezsin, Sen Hiç Sevmedin Ki!!!



Umutsuz bir bekleyişti benim ki belki


Yine mi ' YOKSUN ' diye haykırdığım saatlerde,


Kaderime bir 'İSYANDI' sevdamın sesi...


Ama Sen Bilemezsin, Sen Hiç Sevmedin Ki!!!

Bir bilsen, bir anlasan seni nasıl sevdim,


Yüreğimi deli gibi sana nasıl kaptırdım,


Çaresizce gecelerce senin için ağladım...


Ama Sen Bilemezsin, Sen Hiç Sevmedin Ki!!!

mutsuz bir bekleyişti benim ki belki


Yine mi ' YOKSUN ' diye haykırdığım saatlerde,


Kaderime bir 'İSYANDI' sevdamın sesi...


Ama Sen Bilemezsin, Sen Hiç Sevmedin Ki!!!

Bak yine elimde kalemim, yine defterim


Yine acı bir türkü dilimde dolanan,


////..Seviyorum be, seviyorum seviyorum..///


Ama Sen Bilemezsin, Sen Hiç Sevmedin Ki!!!



Hep seni düşündüm, sen vardın hayallerimde


Bir rüyaydın bir düştün, bazende bir KABUS...


Seni sevdim, sana inandım,

 

seni SEVMEYİ BİLE SEVDİM...


Ama Sen Bilemezsin, Sen Hiç Sevmedin Ki!!!

Acı bir yalan senden geriye kalan şimdi,


Bir ümitsizlik kalbimin taaaa içine kazılan,


Ne kadar zor bir bilsen


SENİ SENSİZ YAŞAMAK...


Ama Sen Bilemezsin, Sen Hiç Sevmedin Ki!!!

Eminim bu satırları okurken içten içe kızacaksın,


Bende'SEVİYORUM'demeye cesaret bulamıyacaksın

 


Sen hiç sevmedinki beni!!!!!

 
 sadece konuk ol

renksiz silik sayfalarıma,

ama biraz yanımda kal.

sırılsıklam olucağımız büyük günün hatırına,

durgun sulardan taşan

deli dalgalarımda ,

ellerini bile ıslatma.

kimsesiz kıyılarımda

sadece öylece kal.

içinde pembe yazılarla sevda yazanlardan,

en aşklısından,

yazarı kayıp

sadece ikimizin bildiği bir hikaye ol.

biraz benimle kal

kendimi başıboş bıraktığım

varoş sokaklarda,

üzerimde dolaşan

gölgeden bulut ol.
 

Image and video hosting by TinyPic

Etiketler:

untitled2zz9.png

 

Film Çoktan Bitti...


Hayat bir film değil mi?


Bazen başrolde oynarız bazen de figüran olarak.


Rollerimizi de bize seçtirmezler


Verirler elimize oynarız ister istemez.


Beğenmesekte bazı sahneleri kabul ettiremeyiz


Yönetmene.


Başkası yazmıştır senaryoyu.


Kah dram oynatırlar


Kah komedi.


Bazılarına mutluluk rolleri veriliyor


Bazılarımıza da hep gözyaşı.


Bazen düşünürüm


Bana niye hep düş ile gerceğin


Ayrılmadığı bir flimde rol veriliyor diye.


Bu rolde sevgiden nasibini alamamış


Birini oynatıyor hep yönetmen.


İsyan etsemde değiştirmiyor


Rolümü.


Hayat bir film gibi işte...


Bazıları yaşıyor uzun metrajlı


Bize de düşüyor kısa metrajlı...


Dünyada yaşayan ne kadar insan varsa


O kadar film çevriliyordur değil mi?


Senaryosunu bilmediğimiz.


Herkes farklı yaşıyor hayatı.


İster yaşanılan film mutluluk


İsterse hüzün dolu olsun.


İsterse kısa veya uzun metrajlı olsun


Filmin sonunda


Ya "The End" yazıyor


Ya da "BİTTİ"

 

 

 

 

 
Seni yağmalamışlar kuytularda

Korkuların nefes nefese

Yüreğinden bıçaklanan sevdalarda

Pişman mısın kendine düşman mısın?

Hep yanlış sevdalara

Çiçeklenmiş kuruyup savrulmuşsun

Hasretin çıldırıyor

Anılara gecelere sığmıyorsun

Şu soğuk duvarların dili olsa anlatsa

Keşke neler çektiğini

Buz gibi yastıklara sarılıp

Da sabahı nasılda zor ettiğini

Ağlıyor ağlıyorsun

Artık gülüp geçiyorsun

Aşklara inanmıyorsun!

Yorgunsun biliyorum

Oysa bir tek sözcük yeterdi anlatmaya

Saçların o elleri özlüyor

Çığlar yuvarlanıyor

Ömrünün uçurumlarında

O en saklı yerinde ağlayan kahkahalar

Hangi yasak umudun ihanetidir

Birer birer kopartmışlar

Büyüttüğün çiçekleri

Anlıyor musun?

Oysa sen anılıyor, ağlıyorsun!

Yaprak döken gençliğinin satır aralarında

Altı kırmızıyla çizilmiş

Ve tırnak içine alınmış

Suskunluğun başharflerisin

Şehirler uyurken boğazına sarılırken öfkeler

Bu gizli gülmelerin

Bu sessiz ağlamaların nedir anlamı?

Sen hangi mevsimin yağmurusun?

Yoksa!

Ağlıyor musun?
 
 


yüReĞimi uYutmAyA gidİyoRum

Canım yanıyor,

tüm kelimelerim

tükenmiş,kaynağını bulamayan su gibiyim,deli gibi

çağlarken akamıyorum.

Duvarlar mı örülmüş

aşkın önüne,setler mi çekilmiş...

Buradayım diyorsun,

 yüreğim yüreğinde.

Neden hissetmez

yüreğim yüreğini.

Suretin yanımdayken,ruhun

ruhumla neden buluşamıyor .

Neden ulaşamıyorum yüreğine.

 
Derin uykulara çekilme vaktidir şimdi.

Yorulan yüreğimi uyutma vaktidir.

Ben beynimle sevmeyi öğrenemedim sevgili,

oysa ki

sizin dünyanızda aşk farklı,yüreğimle seviyorum

derken beyninizle seviyorsunuz.

Sorguluyor,yargılıyor ve kararlar alıyorsunuz,oysa

ki duygular sorgulanmayı sevmez ne hissediyorsan

onu yaşamak istersin.

Yargılanmaktan

hoşlanmaz,kırılır.

Aşk coşturandır,heyecanlandırandır,beklenendir,

özlenendir,tektir,parça parça yaşanmaz aşk.

Bir parçasını

şimdi yaşayayım nasılsa seviyor benimdir

diyemezsin..!!!!

her an gidebilecek kadar hassastır aşk.

Seviyorsa kalır diyemezsin,aşktan bu kadar kolay

gidilebilir mi diye sorgulayamazsın.

Duygular

akamazsa ruhuna ve çarparsa duvarlarına,unutma

aynı şiddette geri döner geldiği yere.

Ben senin dünyanda ki aşkı anlayamadım sevgili.

 Öğrenmeye çalıştım.

İçim acıdıkça, acıyan

yanlarımı sevginle iyileştirmeye çalıştım.

Bir

gülüşün unutturdu bazen acılarımı,bir öpüş

döndürmeye yetti başımı.

Sevgi sözcüklerinle

zirveye tırmandım ve o zirvede kaybolmamak için

sıkı sıkıya tuttum ellerinden.  

Hayatımda esen

rüzgarımdın benim.

Ve o rüzgarın dinmemesi için

tanrıya yakarışlarımdın.

Anlık değildi sevmelerim

her ne kadar anlarda sevmeye çalışsam da seni diye

kelimelere dokunuşlarım.

İçim acıyor şimdi sevgili,

yüreğimi uyutma

vakti,senin dünyanda ki gibi sevmeyi beceremedim.


Aşk beynimizi uyuşturmak için kendi kendimize

söylediğimiz yalanların toplamıdır somut

dünyanızda,ben soyut dünyamda gerçeklerimle

mutluydum.



Ey sevgili sebebini bilmediğim hayal kırıklıklarınla

dolu şu an yüreğim.

Sen beni,ben seni anlamaya

çalışırken yorulan yüreğimi uyutmaya gidiyorum.



Yürek olmadan yaşanabilirse bir sevda hala senin

aşk dediğin yerdeyim ,bekliyorum.

Öğret bana dünyanda ki aşkı,sen benim dünyamda

ki aşka aşık oldun,çünkü aşk benim dünyamda çok

güzel,çok özel,sende öğret bana sende ki

aşkı,gönüllüyüm öğrenmeye.

Yürek olmadan aşk

oluyorsa öğret bana sana dair ne varsa,

!!!.ben yüreğimi avutmaya gidiyorum.!!!

     

SEN BİR DÜŞTÜN
Bu kırık bir hayatın, yıkık güncesi.

yavaş yavaş okumalısın tüm satırları.
Sen ki;dudaklarında gevelerken cümlelerimi,
bir kez anlamadın ne söylemek istediğimi?
bu yıktığın bir yüreğin serzenişi say...
say ki; kırık bir hayatın, yıkık güncesi.
 
Artık bırakıyorum tüm tutunduklarımı!
ki; her tuttunduğum da beni hep bırakmadılar mı?
Şimdi susuyorum en susulası dilde....
konuştuğumda da hep susturulmadım mı?
 
ucundan tutunmaktan yorulduğum hayatım!
hiçliklerin eteğinden çekiştirirken umutları,
sen ki; uğruna ağlarken kendimden utandığım!
düşlerinden düşerken ben alaşağı;
bir rüyaydın sen, hıçkırıklarla uyandırıldığım.
 
sonunu bilemediğim yarınlarım ve;
bilmek istemediğim yarım kalmışlığım...
sus şimdi! sus sonsuza dek!
suslarında takıldı kaldı hep susamadıklarım.
kaçılası uçurumlara atlarken tepetaklak ben,
susuyorsun düşmelerime,
düşmelerim ki; hep düşlerine tutunduklarım.
 

şiirlerimden elbise diktim bütün ayrılıklarıma,
ayrılıklarım ki; her tarafını yamaladığım.
Bütün yamalarımı söktüm şimdi!
bu yüzden bu kadar savunmasızlığım.
sen bir düştün, sen bir hayattın.
İşte bu yüzden ben;
düşlerinden düşürülmüş bir hayattayım.
gözbebeğimde ki parçamsın, akıtamadığım...
sen bir düştün sevgili, sen bir hayattın!
sen bir mevsim, sen diğer yarımdın.

ve şimdi sen;
sen bir ''hoşçakal'', bir ''elveda''sın!

查看更多的日志
 
此人的网络为空(或未公开)。
尚未添加列表。
尚未添加列表。
Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk Bağımsızlığını, Türk Cumhuriyeti'ni, sonsuza dek korumak ve savunmaktır. Varlığının ve bağımsızlığının biricik temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. Gelecekte dahi, seni bu hazineden yoksun etmek isteyecek iç ve dış kötülük isteyenler olacaktır. Bir gün. Bağımsızlık ve Cumhuriyet'i savunma mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şartları düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şartlar çok uygunsuz bir özellikte ortaya çıkabilir. Bağımsızlık ve Cumhuriyetine yönelecek düşmanlar, bütün dünyada benzeri görülmemiş bir galibiyetin temsilcisi olabilirler. Zorla ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri alınmış, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şarttan daha acı ve daha kötü olmak üzere, memleketin içinde, iktidara sahip olanlar uyuşukluk ve delalet ve hattâ hainlik içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, kişisel çıkarlarını, işgalc
尚未添加列表。
尚未添加列表。